Prof. Dr. Mustafa ÖZBALCI

ELBET BATILILAŞMALIYIZ, AMA NASIL?

 Batı medeniyetinin varlığı ve ileri bir medeniyet olduğu açık bir gerçektir. Hiç kimse bunu inkâr edemez, etmiyor, etmemelidir de. Ancak bütün medenî değerlerin insanlığın ortak malı olduğu da bir gerçektir. Bunu da unutmamak lâzımdır. Dolayısıyla “Batı medeniyeti” demek yerine Batı’nın çağdaş medeniyete katkısının biraz daha fazla olduğunu söylemek belki daha doğru ve daha gerçekçi bir yaklaşım olacaktır. Tarih boyunca dünyada başka medeniyetler de hep var ola gelmiştir. Onları görmezden gelerek her medenî ve ilmî değeri sadece Batı’ya mal etmek doğru bir yaklaşım olamaz. Batı medeniyeti dâhil, bütün medeniyetler öncekilerin bir devamı ve onlara eklenen yeni bir halka olarak ortaya çıkmış ve onlardan tevarüs ettiği pek çok kültürel değeri, bilgi ve tecrübe birikimini günümüze taşımıştır. Sözgelimi, Doğu’yu bildiği kadar Batı’yı da iyi bilen değerli fikir adamı merhum Cemil Meriç’e göre, “Düşünce dünyasını fethe koşanların uğrayacağı ilk ülke Hint olmalıdır. Hint bütün inançlara söz hakkı tanır. Çağdaş Avrupa en aydınlık taraflarıyla Hint’in bir devamıdır. O ülke, düşünce hürriyetinin vatanıdır. Hint, bir çağrıdır, güzele, sonsuza, hoşgörüye çağrı.” (Bkz. Jurnal ve Kırk Ambar).

     

        Bu konuda elbet daha pek çok örnek göstermek mümkündür. Bilindiği üzere Hıristiyanlık, ilkin Yunanistan kıyıları ile eski Roma’da ortaya çıkmış ve yayılmıştır. İlk ve Ortaçağ’ın bütün bilgi, kültür ve düşünce birikiminin varisi olan eski Roma, Hıristiyanlığın getirdiği yeni mistik ve manevî değerlerle daha da güçlenerek kısa zamanda devrinin çok önemli bir kültür ve medeniyet merkezi hâline gelmiştir. O sıralar henüz millet olamamış, dağınık ve karışık bir halde yaşayan ve bugün genel olarak “Batı” olarak ifade edilen bütün Avrupa ülkelerinin millî bir kimlik kazanmasında, onların dil, kültür ve medeniyetlerinin oluşup şekillenmesinde eski Roma’nın çok derin ve çok önemli tesirleri olmuştur. Yani Avrupa önce Roma ile tanışmış ve onun etki alanına girmiştir. Batılılar, kültür ve medeniyetlerinin temeli, ana kaynağı olarak kabul ettikleri eski Yunun ve Lâtin kültür ve medeniyetlerini, çok sonraları, Hıristiyanlıktan yaklaşık altı asır sonra ortaya çıkmış olan İslâmiyet’ten, Türklerden ve Müslümanlardan öğrendikleri İslâm felsefesi sayesinde tanımışlardır. Endülüs İslâm Devleti’nin yıkılmasından sonra batılıların ilk önce buradaki dev kütüphaneleri boşalttıkları, yağmaladıkları, binlerce kitabı ülkelerine taşıdıkları, bunları kendi dillerine çevirdikleri, Aristo’yu ve öteki bütün eski Yunan ilim adamı ve filozoflarını Arap asıllı bir Müslüman olan İbn Rüşd başta olmak üzere, Endülüslü filozof, sanat ve ilim adamlarının eserleri vasıtasıyla tanıdıkları, hatta bu filozofların Spinoza ve İmmanuel Kant gibi ünlü batılı düşünürleri etkiledikleri de bilinmektedir. Gerek Endülüslü filozof, sanat ve ilim adamlarının, gerekse Batı’da “filozofların prensi” olarak tanınan İbn Sînâ, Fârâbî, Ali Kuşçu, büyük mütefekkir Gazâlî ve daha yenilerden olup Batı’da “taşı işleyen bir şair” olarak bilinen mimarimizin yüz akı Koca Sinan vb. daha pek çok Türk ve Müslüman ilim adamı ve filozofun felsefe, sosyoloji, mantık, fizik, matematik, kimya, astronomi ve tıp alanlarında yazdıkları eserlerin asırlarca Batı üniversitelerinde ders kitabı olarak okutuldukları da bilinen tarihî bir gerçektir.  Bütün bunlar bize gösteriyor ki, eğer hem eski hem yeni, hem Doğu hem Batı varsa –ki vardır- bunlardan yalnız birini (Batı medeniyetini) sahiplenmek ve her şeyi ona mal etmek bizi gerçek ve doğru olana götürmez. Mademki bunlar vardır ve yaşanmıştır, tarihin insanlığa emanet ettiği miraslar olarak onların da öğrenilmeleri, bilinip tanınmaları gerekir. Tarih bunun için vardır. İlim ahlâkı ve dürüstlük de bunu gerektirir. Tarihî süreç ve milletlerin hayatı, dünden bugüne ve geleceğe doğru bir akıştan, bir süreklilikten ibarettir. Tanpınar, “Millî hayat devamdır; devam ederek değişmek, değişerek devam etmektir.” der. Zaman bir bütündür. Dün, bugün ve yarın kavramları itibarî (rölatif) kavramlardır. Bunları bir bütünün ayrılmaz parçaları olarak görmek ve aralarında sağlam kültür köprüleri kurmak gerekir. Geçmişte yaşananlar ve olup bitenler de insanlığın ortak malıdır. Geçmiş bugüne ışık tutan zengin bir tecrübe ve bilgi birikimini bünyesinde barındıran büyük ve zengin bir hazinedir. Eğer bu hazine, millete yaşama ve yaratma gücü veren bu millî dinamizm, yaşanmış ve denenmiş bu sosyal yapı, bu millî ruh ve mana kaybolursa geriye hiçbir işe yaramayan bir posadan başka bir şey kalmaz. Eğer bugün varsa, bu, dün de vardı, yarın da var olacak demektir. Bir toplum, eğer millet olma seviyesine ulaşmışsa, onun mutlaka bir geçmişi, dünü, mazisi de vardır. Tarih dünü, geçmişi olmayan bir millet kaydetmemiştir. Milletler ancak geçmişleri ve hâtıraları ile var olur ve yaşarlar. Tarih bilinci olmayan ya da gelişmemiş olan toplumlara da zaten millet denilemez. Onlar er ya da geç, bu bilince sahip olanların kölesi olurlar. Bunun tarihte pek çok örneği vardır. Rahmetli Cemil Meriç’e göre, milleti yapan mazidir. O bakımdan biz, pencerelerimizi hem Batı’ya açmalıyız, hem Doğu’ya. Ama önce kendimizi, bizi millet yapan değerlerimizi iyi tanımalıyız. Türk-İslâm medeniyeti ahlâka dayanan bir medeniyettir. Gerçekleştirdiği değerler edebiyattan da, felsefeden de, ilimden de muazzezdir. O büyük, o gerçek, o mert insanı ecdadımız yaratmış ve yaşatmıştır. Kendini tanımak, kültür ve irfanın ilk merhalesidir. Düşüncenin görevi, kendi insanından kopan, tarihini unutan ve yolunu şaşıran aydınları, kızmadan, usanmadan irşada çalışmaktır.

      Merhum Prof. Dr. Mehmet Kaplan’ın da dediği gibi (Kültür ve Dil,1982,s. 8, 62, 64,65, 85), bir milletle ilgili sosyal, politik, ekonomik, kültürel bütün meseleler, tarihî perspektif içinde anlaşılabilirler. Tarih, bir milletin hemen hemen bütün varlığına eşittir. Tarih, milletin geçmişteki varlığı, onun mirası, bugüne kalan hâtırasıdır. Türkiye’nin mazisi bizim için aynı zamanda zengin, durmadan değiştirilecek bir istikbal konusudur. Milletler yaşadıkları tarihe göre değişir, gelişir, bozulur veya yıkılır. Bir millet kendi tarihini bilmezse, içinde bulunduğu durumu da anlayamaz. Zira bulunduğu duruma tarihî bir “oluşum” neticesinde gelmiştir.  Tarih, konusu ne olursa olsun, bir hâdisenin  “gelişim” veya “oluşum” unu bilmek demektir. Milletler ancak tarihlerini bilmek suretiyle “millî şuur” a sahip olurlar. Bir millete mensup olmak onu bilmek demek değildir. “Millî şuur,” adı üstünde bilmek,  farkına varmak manasına gelir. Milletinin tarihini bilmeyen, kelimenin gerçek manası ile “millî şuur” a da sahip olamaz. Milletlerin tarihî tecrübeleri, nesilden nesle irsiyet veya tohum vasıtasıyla geçmez. Tarihî bilgi, kültür yani öğrenme yoluyla elde edilir. Bir millet, çocuklarına tarihini öğretmezse, onlar kendiliklerinden bu bilgiyi edinemezler. Hatta buna ihtiyaç bile duymayabilirler. Milletlerinin tarihini bilmeyen nesiller, içlerinde milletlerine karşı canlı bir ilgi ve sorumluluk duygusu da hissetmezler. Böyle kimselerin yabancı tesirlere kapılması ve yabancılara köle olması çok kolaydır. Tarih bilgisi, fertle millet arasında, derin bağlantılar kurar. Fert, milletin, millet tarihin içinde yer alır ve mana kazanır. Ferdî benliği sosyal benlikten ayırmağa imkân yoktur. Fertler hayatlarının manasını milletlerinin tarihi içinde bulurlar. Tarih şuur ve duygusuna sahip olmayan bir insanda eksik bir şey var demektir. Çünkü insan, ancak kendisi ile tarih ve millet arasında bağlar kurmak suretiyle bütüne ve bütünlüğe ulaşır ve halkıyla kaynaşır.

                                                             **                                       

      İşte bütün bu sebeplerle, millî hayatın devamı için geçmişi, tarihi çok iyi bilmek, onu yeni nesillere öğretmek, unutmamak, unutturmamak, onlarda mutlaka derin ve sağlam bir tarih bilinci geliştirmek şarttır. Bu, millet olmanın bir gereğidir. Geçmişte yalnız başarısızlıklar, kötülükler ve çirkinlikler değil, başarılar ve güzellikler de vardır. O itibarla, dünü inkâr etmek yerine ondan faydalanmayı bilmek gerekir. Bunun sayılamayacak kadar çok faydası vardır. Bu da ancak onu çok iyi tanımak ve bilmekle mümkün olabilir. Bu, düne özlem duymak, onu bugüne taşımak anlamına da gelmez, gelmemelidir. Hiçbir nehir geriye doğru akmaz. O hep ileriye, menziline doğru akar, gider. Hayat ve zaman da öyledir. Geriye dönemez ve döndürülemezler. Geçmiş yaşanmış ve bitmiştir, onu aynı şartlarda tekrar yaşamak imkânı yoktur. Eski bir filozofun da dediği gibi aynı suda iki defa yıkanılamaz. Mevlâna, “Asla geçmişte yaşama, ama daima geçmişten ders al.” der. Elbet Batılılaşacak, dünyadaki gelişmeleri ve değişmeleri yakından takip edecek ve çağın gidişine ayak uyduracağız, bunda hiçbir sorun yok. Burada önemli olan husus, geçmişin ruhuna sadık kalarak, bize millî kimliğimizi kazandıran maddî ve manevî değerlerimizi, kültürümüzü ve millî birliğimizi koruyarak ve onlardan güç ve ilham alarak ileri hamleler yapmayı başarmaktır. İlimde, teknikte ileri gitmiş ve kalkınmış ülkeler, işte bunu başarmışlardır. Batılı milletler bugünkü medenî seviyelerine kendi millî ve kültürel kimliklerini koruyarak yükselmişlerdir. Bizim, yaklaşık iki asırdan beri yaptığımız gibi, kendimizi inkâr ederek, bizi millet olarak ayakta tutan maddî ve manevî değerlerimizi yok sayarak ve batıyı taklit ederek bir yere varmamız mümkün değildir. Bizde Tanzimat’tan beri ortaya atılan ve övülen hemen bütün yenilik iddiaları, maalesef sığ bir taklitçilikten ve insanlarımızda derin bir yabancılaşma duygusu yaratmaktan öteye gitmemiş ve elbet olumlu ve verimli bir netice de doğurmamıştır. O sebeple, bizim yapmamız gereken onları taklit etmek değil, millî varlığımızı ve bütünlüğümüzü titizlikle koruyarak çalışmak, ilmî, fikrî ve medenî hamleler yapmaktır. Bize lâzım olan medeniyetin ortaya koyduğu değerlerdir, ilimde ve teknikte ilerlemektir. Bunun için de her şeyden önce çağdaş medeniyetin dayandığı ilmî, fikrî ve felsefî temelleri, batılıların çalışma metotlarını ve iş ahlâkını öğrenmeye, özümsemeye ve uygulamaya ihtiyacımız vardır. Onların günlük yaşayışına, ahlâk anlayışına, giyim kuşamına, zevk ve eğlence hayatına ait değerlere özenmek ve onları taklit etmekle bir yere varamadığımız artık gün gibi ortadadır. Yaklaşık iki asırdır gösterdiğimiz gayretlere rağmen bu konuda bir arpa boyu yol alamayışımızın sebebi de budur. Unutmayalım ki, batılı aydınların en önemli özelliklerinden birisi, tarihlerini iyi bilmeleri ve kültürel değerlerini büyük bir dikkat ve titizlikle korumayı bilmeleridir.                                                                                                                                                                                                                                                                                                

          Bir millet bağımsızlığını ve varlığını ancak millî kimliğini, onu millet yapan maddî-manevî bütün değerlerini koruyarak sürdürebilir. Batılılar bunu çok iyi bilirler. Hiçbir millet gökten zembille inmiş ve bir anda var olmamıştır. Elbet eski ve köklü bir millet olarak bizim de zengin bir kültürümüz ve medeniyetimiz vardır. Şüphesiz uzun tarihimiz boyunca insanlığın ortak kültürüne ve medenî değerlerine bizim de çok değerli ve önemli katkılarımız olmuştur. Yukarıda da ifade edildiği gibi, çağdaş medeniyeti besleyen kaynaklar arasında bu katkının da çok önemli bir yer işgal ettiğini unutmamalıyız. Batılılar bunu bilirler ve her vesileyle dile de getirirler. Ama ne var ki biz bunu her nedense bilmezlikten ve görmezlikten geldik ve maalesef gelmeye de devan ediyoruz. Oysa her milletin ileri hamleler yapabilmek için mutlaka kuvvetli bir zemine, bir tramplene (sıçrama tahtası) ihtiyacı vardır. İşte o zemin milletin tarihi, kültürü ve medenî değerleridir. Tanpınar Huzur adlı ünlü romanının bir yerinde, “Fakat sıçrayabilmek, ufuk değiştirmek için dahi bir yere basmak lâzım. Bir hüviyet (kimlik, kişilik, öz benlik) lâzım. Bu hüviyeti her millet mazisinden alıyor.” demektedir. Öte yandan, milletler arası ilişkilerin hemen her alanda zirve yaptığı günümüzde, bizim de çağdaş medeniyete yönelmemiz, onun bizim için faydalı olan taraflarına talip olmamız kadar tabiî bir şey olamaz. Ancak, bunu yaparken, kendi kültür ve medeniyet değerlerimizi ihmal etmemeyi, onları korumayı da bilmemiz lâzımdır. Galiba biz bu konuda ölçüyü maalesef pek tutturamadık ve bu yüzden de pek çok alanda “Dimyata pirince giderken evdeki bulgurdan” olduk. Olmaya da devam ediyoruz. Artık, Atatürk’ün deyimiyle “tarihte büyük işler başarmış olan ecdadımızın” bilgi ve kültürel birikimine, tecrübesine dayanarak, onlardan güç ve ilham alarak ileri hamleler yapmanın bir yolunu mutlaka bulmalıyız. Millî birlik ve beraberlik ruhunu koruyan, kalkınmasını gerçekleştiren, refahı bütün fertlerine eşit olarak dağıtabilen toplumlar, bu yolu bulmuş olan toplumlardır. Biz de hiç vakit kaybetmeden gerekli tedbirleri almalı ve bu başarıyı yakalamak için canla-başla çalışmalıyız. Ama ne var ki bugün biz, maalesef her sahada bir çatışma ve kavga içindeyiz. Birbirimizle didişip duruyoruz. İster medeniyet ve nesil çatışması deyin, ister yerli düşünceyle yabancı bir düşüncenin kavgası deyin, isterse siyasî ve ideolojik görüş ayrılığı ve kapışması deyin, hiç fark etmez ve bu, bizim iflah olmaz bir ikilemi, bir düalizmi, bir bölünme, parçalanma ve ayrışma dönemi yaşadığımız gerçeğini asla değiştirmez. Dünya zor bir dönemeçten geçiyor bugün. Yarınların neler getireceğini ise elbet bilemeyiz. Ama bugün yaşananlara bakarak, gelecek günlerin çok daha zor ve sıkıntılı olabileceğini öngörebiliriz. Atalarımız, “Sen kendini kış için hazırla, yaz çıkarsa bahtına.” demişler. O sebeple, artık bu kısır tartışmaları, itişip kakışmaları bir yana bırakıp milletçe bir araya gelmeli, tek ses-tek yürek olmalı, akıl, gönül ve el birliği içinde geleceğe hazırlanmalıyız. Ufukta başka bir çözüm yolu da pek görünmemektedir.

        Geriye doğru giderek, bizi bugünkü noktaya getiren aymazlıkları, basiretsizlikleri, zamanında yapılamayanları ya da yanlış yapılanları şimdilik bir yana bırakarak, ama onları da asla unutmayarak itiraf etmeliyiz ki, Tanzimat’tan beri batılılaşma sevdasıyla kültür coğrafyamızdan, geleneksel hayatımızdan uzaklaşmak, kendi değerlerimize yabancılaşmak için şuursuzca koşuşturmakta olduğumuz acı bir gerçeğimizdir. Dünü, bugünlere nasıl gelindiğini iyi bilmeyen çocuklarımız, bugünü anlamakta da zorlanıyorlar. Çünkü onlara geçmişi iyi ve doğru bir şekilde öğretmedik. Kültürel birikimi yeni nesillere aktaran, gelenektir. Geleneği olmayan, gelenekten beslenmeyen bir millet ve toplum düşünülemez. Kültür, tarih ve geleneksel birikim, milletin hafızasıdır, ruh ve gönül zenginliğidir. Milletler hafızaları ve hâtıraları ile var olur ve yaşarlar. Dünü yok sayarak bir gelenekten söz etmek de mümkün değildir. Bu, temeli olmayanı savunmak olur. 50 yaşındaki bir insanın, elbet bir 40, 30, 20 ve 10’lu yaşları da mutlaka olmuştur. Bu durum milletler ve toplumlar için de söz konusudur. Pek gerilere gitmemizin hiç gereği yok; millî varlığımızın son önemli kavşaklarından ve dönüm noktalarından olan Cumhuriyetimiz de, uzun asırlar içinde Anadolu coğrafyasında yaşadığımız hayatın, yapıp ettiklerimizin bir sonucudur, son halkasıdır ve elbet tabii bir devamıdır. Devletimizin ve Cumhuriyetimizin üstüne oturduğu temel, Atatürk’ün de dediği gibi, kültürel değerlerimiz ve tarihî geçmişimizdir. İnşallah ebediyete kadar da var olacaktır. Temennimiz ve beklentimiz de budur.

Yazarın Yazıları
İNSAN VE AHLÂK ÜSTÜNE 23 Haziran 2020 DİL, KÜLTÜR VE SANAT EĞİTİMİ 08 Haziran 2020 EĞİTİM, YİNE EĞİTİM22 Mayıs 2020 TANZİMAT VE SONRASI GELİŞMELER (2)11 Mayıs 2020 TANZİMAT VE SONRASI GELİŞMELER (1) 27 Nisan 2020 ELBET BATILILAŞMALIYIZ, AMA NASIL?13 Nisan 2020 AYDIN KAVRAMI ÜSTÜNE30 Mart 2020 DÜNYA NEREYE GİDİYOR?22 Mart 2020 İNSAN, AKIL VE DUYGU ÜSTÜNE 11 Mart 2020 BİLGİNİN VE TECRÜBENİN ÖNEMİ02 Mart 2020
ANA SAYFA YAZARLAR GÜNCEL EKONOMİ SİYASET SPOR GALERİ WEB TV İLETİŞİM