Prof. Dr. Mustafa ÖZBALCI

TANZİMAT VE SONRASI GELİŞMELER (1)

 Tanzimat kelimesi, sözlüklerde (düzenlemeler, sıralamalar; bir kurumdaki aksayan ve yolunda gitmeyen işleri düzeltmek amacıyla alınan önlemlerin tümü; devrim, reform) olarak tanımlanır. Bizde özel isim olarak Tanzimat-ı Hayriyye (hayırlı düzenlemeler) denilen ve devrin Hariciye Nâzırı (Dışişleri Bakanı) Mustafa Reşit Paşa’nın İstanbul’da Gülhane Parkı’nda yapılan bir törende 3 Kasım 1839 tarihinde okuduğu Gülhane Hatt-ı Hümâyunu (Padişahın yazılı emri, buyruğu, fermanı) ile başlayan dönemin adı olarak kullanılmıştır. Daha çok insan hakları ile ilgili olan ve vergi toplama, askere alma esaslarını yeniden düzenleme, yeni mahkemeler kuruma ve yeni kanunlar çıkarıma gibi hususları kapsayan bu fermandan 17 yıl sonra, 1856 yılında, Islahat Fermanı adıyla gayrimüslim Osmanlı vatandaşlarının sosyal ve siyasî haklarını yeniden düzenleyen, onların devletin bütün kurumlarında eşit olarak yer almalarına imkân veren ikinci bir Hatt-ı Hümâyun daha yayınlanır. Sosyal, kültürel ve siyasî anlamda bir medeniyet değiştirme, Doğu medeniyetinden çıkıp Batı medeniyeti kadrosuna geçme hareketi olarak kabul edilen söz konusu bu iki ferman, hiç şüphesiz Osmanlı Devleti (Devlet-i Aliyye-i Osmaniye)’nin sosyal ve siyasî yapısında, batılılaşma konusunda, kültür ve düşünce hayatımızda pek çok yeni gelişmeye ve değişmeye yol açan, tarihimizin en önemli kavşaklarından ve dönüm noktalarından birini teşkil ederler. Zira bu iki ferman, toplum hayatımıza gerçekten birtakım “hayırlı düzenlemeler” getirmiş midir, yoksa batılı devletlerin azınlıkları ve gayrimüslim Osmanlı vatandaşlarını aleyhimize kışkırtmalarına ve onların haklarını korumak maksadıyla iç işlerimize müdahale etmelerine mi yol açmıştır? vb. sorular hep sorula gelmiştir. Özellikle gayrimüslimlerle Müslümanların eşit haklara sahip kılınması ve azınlıklara siyasî haklar verilmesi gibi hususlar o zaman da geniş tartışmalara yol açmış ve maalesef zamanla bunun devletin bütünlüğü ve geleneksel yapısının devamı konusunda tehlikeli sonuçlar doğurduğu da görülmüştür. Sözgelimi, 1876’da 1.Meşrutiyet ve ilk anayasamız kabul edilen Kanun-i Esasi’nin ilân edilmesi ile Meclis-i Meb’ûsan’ın açılması sırasında Osmanlı aydınları arasında yapılan tartışmalar, görüş ve düşünce ayrılıkları hep bu yüzden yaşanmıştır. Tanzimat’tan bugüne geçen yaklaşık üç asırlık süre boyunca yaşadıklarımızın sebeplerini ve sonuçlarını çok iyi düşünüp anlamadan sözü edilen bütün bu konularda doğru bilgilere ulaşmak mümkün değildir. Bu da elbet tarihin ve tarihçilerin görevidir, dolayısıyla da bu yazının dışında kalan hususlardır.        

                                                                         **

        Şüphesiz biz bugünlere, İmparatorluğumuzu kaybetmek başta olmak üzere, acı-tatlı pek çok olayı yaşayarak, kimi zaman sevinerek, kimi zaman da büyük bedeller ödeyerek geldik. Tarih içindeki uzun yolculuğumuz devam ediyor. İnşallah sonsuza kadar da devam edecektir. Elbet bütün sosyal kurumlar gibi devletlerin de bir gerileme, duraklama, değişme, çökme ve nihayet yıkılma dönemleri vardır. Bir bakıma tarih, kurulup da bir süre sonra yıkılan devletler mezarlığı gibidir. Bilindiği üzere, 17.yüzyılın başlarından itibaren Osmanlı Devleti de, hemen her alanda sıkıntılı ve sancılı günler yaşama sürecine girmiştir. Ticarî, malî, ilmî ve askerî alanlarla birlikte hukuk ve adalet anlayışı ve uygulamalarındaki eski gücünü kaybettiği gibi, kültürünü yenileme ve canlı tutma yeteneği de bir hayli zayıflamıştır. Bu arada girdiği savaşların bir kısmını kaybeden ve toprak kayıplarına da uğrayan Devlet’in, giderek çok daha hızlı bir çöküşe doğru sürüklenmesi üzerine devrin aydınları ve idarecileri, bu duruma bir son vermek ve devleti eski gücüne kavuşturmak için çareler arayışı içine girmişlerdir. Bu çareler arasında, Devlet’in eskiden beri askerî, ticarî ve siyasî temaslar dışında mümkün olduğu kadar uzak durmaya çalıştığı ve kapıları kapalı tuttuğu batılı devletlerle temas kurmak, onların imkânlarından faydalanmayı düşünmek de vardır. Zaten 15. Louis (Lui)’nin 1720 yılında tahta çıkışını tebrik maksadıyla 28 Mehmet Çelebi’nin elçi olarak Paris’e gönderilmesi Fransızları çok memnun etmiş, bu da iki devlet arasında yakın temasların, sosyal ve kültürel ilişkilerin başlamasına sebep olmuş bulunmaktaydı. Çünkü bu ziyaret Fransızlarda Türklerin hayat tarzına, zevklerine, örf ve âdetlerine, giyim-kuşamlarına, sanat ve kültürlerine karşı yoğun bir merak, bir sevgi ve bir yakınlık duygusu uyandırmış, bütün Fransa’da ilgiyle karşılanan ve neredeyse yarım asır sürecek olan çok canlı ve hareketli bir Türk modasının başlamasına yol açmıştır. Mehmet Çelebi’nin Paris’ten gönderdiği olumlu mesajlar sebebiyle daha da yoğunlaşan bu temasların ve karşılıklı gidiş gelişlerin doğal sonucu olarak elbet bizde de onların hayat tarzına, giyim-kuşamına, zevklerine, sanat ve kültürlerine karşı yoğun bir ilgi ve yöneliş başlar ve hemen her konuda temaslar ve gidiş gelişler hızla artar. Bunun üzerine karşılıklı olarak kapılar ardına kadar açılır ve Fransa’ya öğrenim için ilk defa öğrenciler gönderilir. Bir yandan da, Paris’e gidip gelme konusunda birbirleriyle âdeta yarışan zenginlerimiz, okumuş yazmışlarımız ve aydınlarımız ülkede bir “Paris modası” başlatırlar. Fransızca öğreten kursları açılır, evlerde ve konaklarda piyano eşliğinde Batı müziği partileri düzenlenir, çocukların eğitim ve terbiyesi için yabancı “mürebbiye” çalıştırmak yaygın bir hâl alır. Hatta çocuklarının gelinliğini Paris’ten, evlerinin mobilyasını İtalya’dan getirtenler bile görülür ve giderek Fransa’yı ve Paris’i görmek için can atan Batı hayranı, Yahya Kemal’in deyişi ile “memleketi zindan, Avrupa’yı nurlu bir âlem” gibi gören aydınlar devletin bütün kurumlarında boy göstermeye başlar.

 

Bir kısım aydınlarımız maalesef Tanzimat’tan beri Batıya karşı hep bir aşağılık duygusu içinde olmuştur. Sömürgeci ve emperyalist Batı’nın bütün pisliklerini, rezilliklerini kucaklayan ve yücelten bu tür aydınlar, gittikçe kendi insanlarına ve kültürel değerlerine yabancılaşmış, kendi ruh kökünden kopmuş, kendini halktan uzak tutmayı tercih etmiş, hatta her fırsatta halkı küçümsemiş ve aşağılamışlardır. Onlara göre güzel, iyi ve faydalı olan her şey sadece Batı’da vardır. Batı hayranlığı ruhlarına sinmiştir. “Biz de varız, bizim de bir kültürümüz ve muhteşem bir tarihimiz var, biz de medeniyetler kurmuş büyük bir milletiz.” demekten âdeta utanır hâle gelmişlerdir. Onların en büyük eksiği, şüphesiz sadece gördükleri ve duydukları ile yetinmek, araştırmamak ve okuyup öğrenmemektir. Bu da elbet, bizim onlara verdiğimiz eğitimle ilgili bir husustur ve eğitim sistemimizin çok önemli bir eksiğidir. Maalesef onlara tarihimizi, kültür ve medeniyet değerlerimizi doğru-dürüst öğretemedik, onlarda sağlam bir millet ve tarih bilinci geliştiremedik. Onların güzel, iyi ve faydalı olan her şeyin sadece Batı’da olduğunu sanmalarının, yeni bir kültürel kimlik arayışı içine girmelerinin, kültürel birikimlerimizi ve tarihimizi hep Batı’nın ölçüleriyle ya da ideolojik ve siyasî bir görüş açısından değerlendirmelerinin başlıca sebebi budur. Onlar iki kültür ve medeniyet arasında sağlıklı bir karşılaştırma yapabilecek bilgiye, kültürel birikime ve donanıma sahip değillerdi. Öyle bir eğitimle yetişmemişlerdi. O yüzden Batı’da gördükleri onları çok çabuk cezbetti ve kendine bağladı. Elbet aradıklarını da pek bulamadılar, iki kültür arasında sıkışıp kaldılar. Bu da doğaldır. Çünkü toplumların ve milletlerin sosyal ve kültürel yapısını oluşturan ve şekillendiren değerler çok farklıdır, hiçbiri bir diğerine benzemez. Her kültür, içinde oluştuğu toplumun örf ve âdetleri, gelenekleri ve yaşayış tarzının bir eseri olarak ortaya çıkar ve gelişir. Birinden ötekine geçmek ve uyum sağlamak kolay bir iş değildir. Bunun için her iki kültürü yapan maddî-manevî bütün değerlerin çok iyi bilinmesi ve özümsenmiş olması gerekir. Kendi değerlerine ve insanlarına yabancılaşan, kendi ruh kökünden kopan bizim Batı hayranı aydınlarımızın en büyük eksiği, işte bundan yoksun olmalarıdır. Onlar kültür ve medeniyetimizi kuran kaynak eserleri, destanlarımızı, Dede Korkut Hikâyelerini, Dîvân u Lügâti’t-Türk’ü, Kutad Gubilig’i, Atabetü’l-Hakâyık’ı, daha sonraki dönemlerde yazılmış daha pek çok değerli eserleri; Harizmi, İbn Haldun, İbn Sînâ, Ali Kuşçu, Uluğ Bey gibi ilim adamlarımızı; Ahmet Yesevî, Yunus Emre, Mevlânâ, Hacı Bektaş Veli, Süleyman Çelebi vb. ruh ve gönül mimarlarımızı; Fuzûlî, Bâkî, Nâbî, Nedim, Şeyh Gâlip ve hatta Mehmet Akif ve Yahya Kemal vb. daha nice büyük ilim, sanat ve kültür insanlarımızı, yazarlarımızı doğru dürüst okuyup öğrenmeden ve anlamadan yetişmişlerdir. Biz bugünlere onların görüş ve düşüncelerinden güç ve ilham alarak, onların ışığı ile aydınlanan yollardan geçerek geldik. Eğer çocuklarımızın zihinlerini ve ruhlarını kültür ve medeniyetimizin bu temel kaynakları ile besleyebilsek, onlara örf ve âdetlerimizi, ahlâkî ve kültürel değerlerimizi doğru bir şekilde öğretebilseydik, kanaatim odur ki onlar Batı kültürü içinde boğulup kalmayacaklardı. Batıcı aydınların modern, farklı, yeni ve çağdaş görünmek sevdası ile Batı’da ne varsa ülkeye taşırken halkımızın kutsallarına yabancı ve uzak durmalarının, hatta onları yok saymalarının başlıca sebebi budur. Onlar, tıpkı kapısında beklediği hazinenin içindeki zenginliğin farkında olmayan bir bekçiye benziyorlar.

Aslına bakılırsa onların Batı’yı iyi bildikleri de pek söylenemez. Onların Batı hayranlığı bir aşağılık duygusunun ürünüdür ve şuursuzca yapılan bir taklitten ibarettir.  Elbet Tanzimat döneminde yapılan batılılaşma ve yenileşme çalışmalarını eksik, yanlış ve tehlikeli bulan ve Batı’nın şuursuz bir şekilde taklit edilmesine karşı çıkan ve eleştiren devlet, sanat ve edebiyat adamlarımız da vardır. Ahmet Cevdet Paşa, Tunuslu Hayreddin Paşa, Ziya Paşa gibi Avrupa’yı  çok yakından tanıyan devlet adamları ile Ahmet Mithat Efendi ve Recâizâde Mahmut Ekrem gibi edebiyatçıları bu isimler arasında saymak mümkündür. Bilindiği gibi bu iki edebiyatçı, romanlarında yarattıkları Felatun Bey ve Bihruz Bey tiplemeleri ile yanlış batılılaşmayı ve alafrangalığı hicvetmişler ve alay konusu yapmışlardır. Aslında bu isimlerin hepsi yenilik taraftarı olan, sosyal hayatımızda ve devletin işleyişinde yapılacak her türlü yenileşmeyi, batılı milletlerle devamlı temas içinde olmayı isteyen ve bu yoldaki çalışmaları destekleyen kimselerdir. Ancak bunun kendi değerlerimizden hiç taviz vermeden, onlara saygı duyarak ve titizlikle koruyarak, kısaca “Türk ve Müslüman” kalarak yapılmasını savunurlar. Elbet haklıydılar. Kültürler arasında geçişler olması gayet tabiidir. Bu hayatın ve tarihin bir gerçeğidir. Ancak burada kar-zarar hesabını iyi yapmak, karşı kültürün esiri olmamak, onu şuursuzca taklit etmemek, onun reklam ve propaganda aracı olmamaktır. İbn Haldun, “Kültür üretme kabiliyetini kaybeden, ona sahip çıkamayan bir medeniyet, kendisini mağlup eden kültür ve medeniyetleri taklit eder.” demektedir. Maalesef bizim yaklaşık iki asırdır yaşadığımız hadise işte budur ve bu, çok değerli bir sanat, kültür ve felsefe adamı olan rahmetli Ord. Prof. Dr. Suut Kemal Yetkin’in deyişiyle, Tanzimat’tan beri uyguladığımız “gümrüksüz ithal rejimi” nin başımıza getirdiği belalardan biridir.(Devam edecek).

Yazarın Yazıları
İNSAN VE AHLÂK ÜSTÜNE 23 Haziran 2020 DİL, KÜLTÜR VE SANAT EĞİTİMİ 08 Haziran 2020 EĞİTİM, YİNE EĞİTİM22 Mayıs 2020 TANZİMAT VE SONRASI GELİŞMELER (2)11 Mayıs 2020 TANZİMAT VE SONRASI GELİŞMELER (1) 27 Nisan 2020 ELBET BATILILAŞMALIYIZ, AMA NASIL?13 Nisan 2020 AYDIN KAVRAMI ÜSTÜNE30 Mart 2020 DÜNYA NEREYE GİDİYOR?22 Mart 2020 İNSAN, AKIL VE DUYGU ÜSTÜNE 11 Mart 2020 BİLGİNİN VE TECRÜBENİN ÖNEMİ02 Mart 2020
ANA SAYFA YAZARLAR GÜNCEL EKONOMİ SİYASET SPOR GALERİ WEB TV İLETİŞİM