Prof. Dr. Mustafa ÖZBALCI

TANZİMAT VE SONRASI GELİŞMELER (2)

 Bilindiği üzere milletler, tarihleri, kültürleri, yaşayış tarzları, gelenekleri, örf ve âdetleri itibarıyla birbirlerine benzemeyen sosyal yapılardır. Bu değerler bakımından hiçbir millet bir diğerine benzemez. Bir İngiliz bir Fransız’a ya da bir Türk’e benzemediği gibi bir Alman’la bir Rus, bir Japon veya başka herhangi bir millete mensup insanlar arasında da çok önemli ve belirgin farklar ve ayrılıklar vardır. Bu farklar ve ayrılıklar, çoğu kere yalnız fizikî görünüş ve bedenî yapıyla sınırlı da değildir. Tarihin akışı her millete ayrı bir dil, bir sanat, bir felsefe, kısaca onun kendi özüne, yaradılışına, ruhî yapısına, mizaç ve karakterine uygun düşen bir kültür vermiş, bu da insanların birbirine benzemeyen farklı ve ayrı milletler hâlinde bir araya gelmelerine yol açmıştır. O itibarla, farklı milletlere mensup insanların ağlayışları, gülüşleri, oturuş kalkışları, hayata bakış tarzları ve onu algılama ve yorumlama yetenekleri, olaylar, insanlar ve nesneler karşısında aldığı tavırlar ve gösterdiği tepkiler, zevk ve duygu dünyaları vb. birbirinden tamamen ayrı doğrultularda gelişmiş ve şekillenmiştir. Sözgelimi bir Türk’ün gözyaşlarını tutamadığı herhangi bir olay karşısında, başka milletlere mensup kimi insanlar bunu görmezlikten gelebilir, hatta kahkaha ile gülebilirler. Bir milletin tarih boyunca yaşadığı ve yaşattığı olayların içinde oluşup gelişen kültürü meydana getiren unsurlar, o millettin sahip olduğu maddî ve manevî bütün değerler ile güzel sanatlar alanında ortaya koyduğu çeşitli ürünlerdir. Milletin kendine has karakteristik özelliklerini, onun ruh ve gönül zenginliğini, irfanını, maddî ve manevî bütün değerlerini yansıtan bir ayna olan kültür, milletin can damarıdır. O sebeple, bütün kültürel değerlerin ve ecdat yadigârı başka ne varsa hepsinin tanınması, bilinmesi, öğrenilmesi, öğretilmesi, sevilmesi, korunması ve unutulmaması gerekir. Bir millete mensubiyet şuuru, millet ve vatan sevgisi ancak böyle gelişir ve kökleşir. Geçmişin bilgi birikimi ve tecrübesi, hayat yolculuğumuzun bundan sonraki döneminde de şüphesiz bize hep ışık olacak ve yolumuzu aydınlatacaktır. Böyle güvenilir bir yol göstericiye her zaman ihtiyacımız olacaktır. Rahmetli hocamız Prof. Mehmet Kaplan bir yazısında, gidilecek yoldan emin olmak içi gelinen yolların çok iyi bilinmesi gerektiğini söyler. Bunun için de dünü çok iyi tanıyan ve hiç unutmayan, bugünü hakkıyla yaşayan, yarınları inşa etme yeteneğine sahip, bilgili, çalışkan, özgüven sahibi, dürüst ve ahlâklı nesiller yetiştirmeye mecburuz. Bu topraklarda “ebet-müddet” yaşayabilmemiz buna bağlıdır. Sürekli okuyup araştırmayan, öğrenmeyen, sorgulamayan, duyduğu her bilginin doğru olduğuna hemen inanıveren Batı taklitçisi aydınların söz sahibi olduğu bir toplumda, canlı, kuşatıcı ve birleştirici bir kültür, sanat ve siyaset hayatının varlığından söz edilemez. O toplumda ancak kavga, didişme ve kutuplaşmanın zehirli rüzgârları hayat bulur ve eser. Biz bugün işte böyle bir çıkmazın ve anaforun pençesinde debelenip duruyoruz.

Milletimizin hayatında Tanzimat’la başlayıp günümüze kadar gelen dönem, maalesef hep aşırıya varan ve sığ bir taklitçilikten öteye gitmeyen bir Batı sevgisi ve hayranlığı içinde geçmiştir. Bu durum, dinî ve tarihî bilgisi eksik, yanlış ve temelsiz, millî mensubiyet şuuru gelişmemiş çoğu aydınımızı kendi ruh kökünden kolayca koparmış; onları duygu, düşünce ve yaşayışlarıyla Batı’ya bağımlı bir hâle getirmiş, kendi kültür ve medeniyetlerine, milletin irfanına ve kutsallarına yabancılaşmalarına ve onlardan uzak durmalarına yol açmıştır. Çünkü onlar kendi milletlerini doğru-dürüst bilmiyor ve tanımıyorlardı. Kültürlerine, tarihlerine, içinde yaşadıkları, mensubu oldukları toplumun kutsallarına, irfanına, maddî ve manevî değerlerine yabancı idiler; öyle yetişmişlerdi. O yüzden, Batı’nın onlara kendi kültür ve medeniyetinin üstünlüğünü benimsetmesi ve sevdirmesi pek zor olmadı. Öte yandan, bir batılı gibi yaşamaya özenmek, onlar gibi giyinip kuşanmak, onlar gibi yiyip içmek ve eğlenmek maalesef bizde hep itibar görmenin, çağdaş ve aydın olmanın, farklı ve üstün görünmenin bir göstergesi olarak algılandı ve desteklendi. Bugün de öyledir. Çocuklarımız dünden bugüne hep böyle bir ortamda yetişerek geldiler. Onlara bizi, kendimizi tanıtamadık, Batı’nın dışında başka örnekler gösteremedik, tarihimizi, dilimizi, dinimizi, irfanımızı, ahlâkî ve kültürel değerlerimizi doğru-dürüst öğretemedik, onlara kendi manevî iklimlerinin lezzetini tattıramadık ve hep aklî ve pozitif bir kafaya sahip olmalarını istedik, sadece bunun için gayret gösterdik. Evet, yarım-yamalak da olsa zihinlerini besledik ve karınlarını doyurduk, ama gönüllerini, ruhlarını aç bıraktık. Her ülkede nesiller birbirine ancak kültür aracılığı ile bağlanabilirler. Eğer bu bağ kopar ya da zayıflarsa millî hayatın akışı da kesintiye uğrar, hatta tamamen durabilir. Bizim nesillerimiz bu anlamda bir eğitim almadan yetiştiler ve elbet Batı medeniyetinin yalnız dış yüzünü, üstündeki örtüyü görür görmez ona hayran kaldılar. İçine, özüne nüfuz edemedikleri o medeniyetin sadece ilim ve teknikten ibaret olduğunu sandılar. Onun dayandığı felsefeyi, duygu ve düşünceyi, Hıristiyanlığın ona kattığı manevî ve mistik havayı göremediler ya da görmek istemediler. Bu yüzden de ilk karşılaştıkları andan itibaren Batı’nın ve özellikle de Paris’in konforu, göz kamaştıran modern hayatı ve halkın yaşayış tarzı, giyimi-kuşamı, modası ve eğlence hayatı onları daha fazla cezbetti ve kendine bağımlı hâle getirdi. Bu da onları kendi kültür dünyamıza ve değerlerimize yabancılaştırdı. Yurda dönünce de, iyi bilmedikleri Fransızcaları ile ünlü roman kahramanı Bihruz Bey örneğinde olduğu gibi komik duruma düştükleri anlar olsa da, Batı’da gördükleri hayatın aynısını yaşamaya ve yaşatmaya çalıştılar. Böylece çevremiz kısa zamanda yeni Bihruz Beylerle doluverdi. Bu aydınlar, muhtemelen iyi niyetli idiler ve sadece bizim hayatımızın da batılılar gibi olmasını istiyorlardı. Kültürler ve medeniyetler arasında birtakım etkileşmelerin, geçişlerin olması da gayet normaldi. O sebeple, bize pahalıya mal olsa da onların bir aldanma dönemi yaşadıklarını düşünmek de mümkündür. Ama ne var ki, medeniyet dediğimiz şey durağan bir olgu değildir. O, sürekli değişen ve kendini yenileyen bir akış halinde yoluna devam eder. Bu durumda bize düşen, kendi değerlerimizi, millî varlığımızı, kültürümüzü ve çıkarlarımızı koruyarak onun gidişine ayak uydurmaya çalışmak olmalıdır. Bizde Tanzimat’tan beri hemen her devirde basın-yayın organlarına, sanat ve kültür hayatına yön veren, racon kesen sözüm ona bir aydınlar taifesi hep var ola gelmiştir. Bunlar ruhlarını Batı’ya teslim etmiş, Batı hayranı, hayâlleri, duygu ve düşünceleriyle Batı’ya bağlı, kültür, sanat, ilim ve teknoloji alanındaki her türlü güzelliğin, gelişmenin ve medeniyetin merkezinin Batı olduğuna inanan, bu sebeple de kendi değerlerini küçümseyen ve aşağılayan bir tavır içinde olmuşlar, bu değerlere ne kadar uzak dururlarsa o ölçüde batılı olacaklarını sanmışlar ve bunu çağdaş ve modern olmanın bir gereği olarak görmüşler ve göstermişlerdir. Kendi kültür ikliminden ve köklerinden kopan ve onlara yabancılaşan bu aydınlarımız, maalesef zamanla “Türk ve Müslüman” olmaktan da neredeyse utanır hâle gelmiştir. Bunlar kargadan başka kuş tanımazlar. Birbirlerine ödüller verirler, övgüler düzerler ve hep “falan bizden, filan bizden değil” mantığı ile hareket ederler, ideolojik ya da siyasî davranırlar. Sözgelimi sanat ve edebiyatta başarının ve kalitenin ölçüsü, onlardan olup olmamaktır. Millî ve yerli olmaktan uzak dururlar, bu değerleri küçümser ve aşağılarlar. Onların bu zaafını bilen Batı da onları maalesef kolayca avlar, beyinlerini yıkar ve kendine bağımlı hâle getirmekte zorlanmaz.

Bu tür aydınların önemli bir özelliği de, hemen her devirde halka hep tepeden bakmaları, onu hor görmeleri, aşağılayıp küçümsemeleri, kendilerini halktan ayrı ve üstün görmeleridir. Onların nezdinde halk görgüsüzdür, cahildir, eğitimi yetersizdir, güdülmeye ve idare edilmeye muhtaç bir sürüdür. Bu, onların Anadolu’nun fedakâr ve vefakâr insanını iyi tanımadıklarının bir göstergesidir. Onlara göre din, maneviyat, ibadet, merhamet, yardım, paylaşma vb. halkın körü körüne inandığı değerlerdir ve bu değerlerden uzak durmak modern ve çağdaş olmanın, ileri bir düşünceye sahip olmanın bir gereğidir. Hiçbir kutsalı olmayan, imandan ve irfandan yoksun olan bu insanlar, bizim aramızda yaşarlar, ama çoğu zaman başka dünyaların düdüğünü çalarlar; biz olmaktan, bizimle olmaktan rahatsız olurlar, dilimizi, dinimizi, tarihimizi, örf ve âdetlerimizi sevmezler, küçümserler. Buna rağmen bizim halkımız okumuş yazmışlara, aydınlara hep güvenmiş ve inanmış, onların kültürüne ve bilgisine daima saygı duymuştur. Ama ne var ki, o okumuş yazmışlar, sözüm ona o aydınlar, o bilgili ve kültürlü insanlar, maalesef onu hep hayâl kırıklığına uğratmış, yanıltmış ve güvenini sarsmışlardır. Onların bu tavrı, hâliyle toplumun bölünmesine, halk-aydın ayrışmasına sebep olmuştur. Bu yüzden halk-aydın kaynaşmasını bir türlü sağlayamadık. Oysa bir millet ancak birlik ve beraberlik içinde kalkınır, mutlu ve huzurlu olur. Ayrışma ve bölünme milletin felaketine yol açar. Aslına bakılırsa bu ayrışma, bölünme ve ötekileştirmenin tarihi bizde çok eskiye dayanır, Tanzimat yıllarına kadar gider. Avrupa’ya gidip gelen ilk aydınlardan başlamak üzere, çoğu aydınımızın savunduğu yenilikler, daha ziyade yüksek zümreye, sosyeteye, zengin, aristokrat ve kibar takımına yönelik olmuş, çoğunlukla onların hayatına uygun fikirler üretmiş ve yaymışlar, geniş halk kitlelerini görmezden gelmiş ve ihmal etmişlerdir. Sanatı, edebiyatı ve kültürü de hep bu yolda kullanmışlardır. Birkaç istisna dışında, Tanzimat aydınlarının da bize has, bizim değerlerimizden beslenen yerli ve millî eserler kaleme aldıkları pek söylenemez. Esasen hepsi Osmanlı kültür ve medeniyeti içinde yetişmiş Tanzimat aydınları, gerçekte bir kültür ve medeniyet değişikliğine de pek hazır değillerdi. Zira kültür ve medeniyet değiştirme hadisesi öyle sanıldığı kadar kolay bir iş değildir. Bu yüzden onlar da iki kültür ve medeniyet, yani Batı ile Doğu arasında sıkışıp kalmış ve bocalamış durmuşlardır.

Bir aydında elbet bilgi derinliği, kültür zenginliği ve hoşgörü olmalı, halkı iyi tanımalı, onunun değerlerine saygı duymalı, halkın sevgisini ve güvenini kazanmalı, toplumun huzuru ve milletin kaynaşması için bunun çok önemli ve gerekli olduğunu bilmelidir. Ama ne var ki, bizim pek çok aydınımız, yani seçkinler, karnı tok sırtı pek olanlar, rahatlığı zevk edinenler maalesef halkımızla aralarına aşılması zor birtakım engeller koymuşlardır. Fakat gösterişli lüks evlerinin, villalarının ve sırça köşklerinin sıcak odalarında ya da balkonunda oturup halk adına bol bol nutuk çekmeyi de ihmal etmezler. Fakat halk için bir bedel ödemeye gelince ortalıkta pek görünmezler, hep uzaktan konuşurlar. Duruma göre pozisyon, rüzgâra göre yön değiştirmede doğrusu çok mahirdirler. Halk ne yer, ne içer, nasıl yaşar, nelerden zevk alır, neyi sever, nelerden nefret eder vs. onlar bunları hiç bilmez, bilmek de istemezler. Çünkü halkı tanımaz, onun inançlarına, kutsallarına, örfüne, âdetlerine, kültürüne, irfanına, sanatına yabancıdırlar. Ama sorarsan hepsi halkçıdırlar. Aslında halkı hor görür, aşağılar ve küçümserler. Bilmezler ki bizim halkımız âlicenap ve cömert bir halktır, irfan sahibidir, gönül zenginidir. Kapısı herkese açıktır. Yemez yedirir, giymez giydirir. Onun hayat felsefesi şu iki mısrada özetlenmiş gibidir: Kendini hazır tut, ölüm gelir/ Evini hazır tut konuk gelir. Hayat felsefesi bu olan bir halktan uzak durmak demek iyi ve güzel olandan, dürüst, doğru sözlü, gözü tok olandan, hiçbir pisliğe bulaşmamış olandan, acımayı, paylaşmayı bilenden uzak durmak demektir. Dolayısıyla bu değerleri tanımayan birisinin halkı sevmesi de elbet düşünülemez. Çok iyi bilinmelidir ki, bizim millet hamurumuzun asıl mayası, halkımızın değerlerinde, kültür ve irfanında saklıdır. O tamamıyla yerli ve millîdir. Halkı tanımadan halk adına konuşanlar, onun adına ahkâm kesenler, halka mesafeli durmakla Batılılaşacaklarını sanıyorlar ve halka yakın olmaktan âdeta korkuyorlar. Ama kendilerinin bütün zevkleri, eğlenceleri, yemeleri, içmeleri, kılık-kıyafetleri, hep yabancı kültürlerden alınmadır, ithaldir, taklittir. Rahmetli Cemil Meriç’in,  Batı’nın her hastalığını ithale memur bir anonim şirkete benzettiği bu aydınlar, tatillerini bile güzel yurdumuzun bir köşesinde, kendi halkımız arasında değil, dışarda, uzak diyarlarda geçirmeyi tercih ederler. Bütün bunlar, milletin özüne, halkın değerlerine ters düşen şeylerdir. Bilmiyorlar ki, sevdikleri ve özendikleri Batı medeniyetinin temeli ve asıl kaynağı halk kültürüdür. Batı’nın bu yüzünü görmüyor ya da görmek işlerine gelmiyor. Batılı aydınlar ruhlarını ve zihinlerini halk kültürü ile beslemekten, halkın içinde ve yanında olmaktan mutluluk duyarlar, bunu bir ayrıcalık, bir üstünlük vesilesi sayarlar. Batı’ya gidip gelen çoğu aydınımız nedense Batı’nın bu tarafını tanımadan yurda dönerler. Tanıyabilse, o medeniyeti besleyen değerlerin başında halk kültürünün geldiğini görecek ve anlayacak, kendi halkına da muhtemelen o gözle bakmayı bilecektir.  Ama ne var ki o, Batı’nın bu yüzünü görmediği veya göremediği için, oradan ilim, teknik, sanat ve başka birtakım medenî değerler alıp geleceğine onun günlük yaşayışına hâkim olan geçici, değişken, moda değerleri yüklenip gelir. Batı’yı bunlardan ibaret sanır. O itibarla Batı’yı gezmiş, görmüş, ama sadece görmek için bakmış, o kültür ve medeniyetin dokusunu oluşturan değerleri özümsememiş, kavrayamamış bir aydının Batı sevgisini ve hayranlığını ihtiyatla karşılamak lâzımdır. Onların aydınlığı kendilerinden menkul sahte bir aydınlıktır. Elbet bunun istisnaları da vardır. Hâtıralarında, Avrupa’yı nurlu bir âlem gibi görüyor, bilhassa Paris hayâllerimin fevkinde (üstünde) bir yıldız gibi parlıyordu.” diyen ve dokuz yılı aşkın bir süre Paris’te yaşamış, Batı kültürünü çok iyi hazmetmiş olan Yahya Kemâl, bunlardan biridir. Batı’ya gidip orada bir süre kalan birçoklarında görüldüğü gibi, kendi kültür dünyamızdan, tarihimizden, maddî ve manevî değerlerimizden uzaklaşmak, kendi insanımıza yabancılaşmak yerine, tam tersine onlara daha sıkı bir şekilde bağlanarak yurda dönmüştür. O bunu, Batı’da gördükleriyle milletimizin sahip olduğu değerleri mükemmel bir üslup içinde birleştirmek suretiyle başarmıştır. Elbet o da yeniliği, yenileşmeyi, batılılaşmayı seviyor ve savunuyordu, ama bunun kendi değerlerimize bağlı kalarak, onlara saygı duyarak, koruyarak, kısaca “Türk ve Müslüman” kalarak yapılmasını istiyordu. “Kökü mazide olan ati” olmak sözü ile anlatmak istediği de budur. Onu, kendi ruh kökünden kopan, kendi değerlerine ve insanlarına yabancılaşan Batıcı aydınlardan ayıran, büyük ve farkı yapan da işte bu tarafıdır.  

  Ne yazık ki, bizim çoğu aydınımızın tarihlerine, kültürel değerlerine yabancı olması bir yana, onların çalışkan, yaratıcı, yapıcı ve üretken oldukları da pek söylenemez. Onlar kitabı, okuyup öğrenmeyi, çalışmayı ve araştırmayı da pek sevmezler. Daha çok taklide, hazıra yönelir, özellikle de Batı’dan nakletmeye bayılırlar. Her konuda bilgiçlik taslar ve bol bol konuşmaya da bayılırlar. Oysa “Lafla peynir gemisi yürümez.” Çalışmak ve başarmak lâzımdır. İlim ve teknikteki, fikir, kültür ve sanat alanlarındaki ilerlemelerle ahlâkî ve insanî değerleri birlikte yürütemeyen bir toplum, sağlıklı bir gelişme ve ilerleme içinde değil demektir. Böyle bir toplum, çöker, ayakta duramaz. O sebeple, mesleği, unvanı, rütbesi, görevi ve makamı ne olursa olsun, her aydın bu gerçeği çok iyi bilmeli, tarihine, içinde yaşadığı toplumun millî ve manevî değerlerine karşı sorumlu olduğunu asla unutmamalı ve hep bu şuurla hareket etmelidir.

Sonuç yerine, Cemil Meriç’in yukarıdan beri söylemeye çalıştıklarımın bir özeti mahiyetinde olan birkaç sözünü zikretmek istiyorum. Şöyle diyor rahmetli üstat: Tanzimat, uçuruma açılan bir tereddiler (bozulma, soysuzlaşma, yozlaşma) dehlizidir (üstü kapalı geçit, koridor, zindan). Gafil bir intelijansiya (aydınlar), sirenlerin şarkılarını dinleyerek diyâr-ı küfre yeken açar. Tanzimat’tan bu yana Türk aydınının alınyazısı iki kelimede düğümleniyordu: Aldanmak ve aldatmak. Tanzimat’tan beri hazır elbiseye meraklıyız, hazır elbiseye ve hazır medeniyete. Tefekkür kılıçla fethedilemez, bir parça kendi kafamızla düşünmek ne kadar güç. Evet, düşünce adamı bir zümrenin emir kulu değildir. Hiçbir merkezden talimat almaz. Bir partiye bağlı olmayabilir. Ama tarihe angajedir (bağlı), kucağında yaşadığı topluma angajedir.”

Yazarın Yazıları
İNSAN VE AHLÂK ÜSTÜNE 23 Haziran 2020 DİL, KÜLTÜR VE SANAT EĞİTİMİ 08 Haziran 2020 EĞİTİM, YİNE EĞİTİM22 Mayıs 2020 TANZİMAT VE SONRASI GELİŞMELER (2)11 Mayıs 2020 TANZİMAT VE SONRASI GELİŞMELER (1) 27 Nisan 2020 ELBET BATILILAŞMALIYIZ, AMA NASIL?13 Nisan 2020 AYDIN KAVRAMI ÜSTÜNE30 Mart 2020 DÜNYA NEREYE GİDİYOR?22 Mart 2020 İNSAN, AKIL VE DUYGU ÜSTÜNE 11 Mart 2020 BİLGİNİN VE TECRÜBENİN ÖNEMİ02 Mart 2020
ANA SAYFA YAZARLAR GÜNCEL EKONOMİ SİYASET SPOR GALERİ WEB TV İLETİŞİM