M. Halistin KUKUL

TÜRK KADINI: 100 YIL ÖNCE..

Bundan bir süre önce yayınlanan ‘Yanlış Sevgi-Yanlış Kıskançlık’ (Bknz. Samsunhabertv. com-15 Haziran 2020) başlıklı yazımda, ‘Othello kültürü’den söz etmiş ve kadınlara yapılan haksız baskı, şiddet ve katliama varan durumlara temas etmiştim.

Sevgilisi Desdemona’nın bir iftiraya mârûz kalması üzerine, mensup olduğu Batı kültürünün bir tezâhürü olarak, merhametsiz kelimesine sığmayacak derecede ‘hâince’ bir tavır alan âşıkı Othello, ona, şöyle hitap eder:

“A! o alçağın kırk bir canı olsaydı da keşke. Öcümü almak için bir tanesi az gelir...Lânet olsun o hayasız kaltağa! Ah, lânet, lânet! Gel şimdi benimle, gidip o güzel yüzlü iblise ölümlerden ölüm seçeyim.” (Bknz. William Skespeare, Othello, Türkçesi: Ülkü Tamer, Varlık yayını, İstanbul 1964, Sf. 51-52)

Aynı zamanda bir Türk düşmanı olan ve meselâ, Othello’sunun bir kişisini, ”Yok yok, doğru söylüyorum, yalansa Osmanlıyım”(Bknz, a.,g.,e., Sf. 23) diye konuşturan İngiliz şâiri ve oyun yazarı William Skespeare (1564-1616), burada, elbette, “Osmanlı” kelimesini Türk veya Müslüman yerine kullanmıştır.

Kaldı ki, eserinde, Desdemona için, insan şerefine ve edebine yakışmayacak daha nice galîz kelimeler bulunmaktadır. Hem de, aralarında, mâşuk-mâşûka münâsebeti var. Bu sebeple, ben, “Othello kültürü” tâbirini kullandım. Çünkü; bu kültürde hâkim olan ahlâk anlayışı, bu derecede aşağılık duygusuna sahip bir p(i)sikoloji’dir. Bu, aynı zamanda, umûmî Batılı bakışını da işâret eder.

Sözünü ettiğim yazımda, büyük şâirimiz Fuzulî’nin de bir şiirini sunarak, aşk’ın, iki kültür arasındaki farkını îzaha çalışmıştım. Bu durumu, birkaç sene önce, yine bir başka yazımda dile getirmiş, önemine binâen üzerinde hassasiyetle durulması gerektiğine işâret etmiştim. Durum hâlâ değişmemiştir.

Fuzulî (?-1556) ise, bu beytinde şöyle der:

“Bin cân olaydı kâş men-i dîl’şikestede

Tâ her biriyle bin kez olaydım fedâ sana”

Yâni: (Gönlü kırık olan bende keşki bin can olaydı da,

herbiriyle sana bin kere fedâ olaydım).

(Bknz.Fuzulî, Hazırlayan: Nevzat Yesirgil, Varlık Yayınevi, İstanbul 1968, Sf. 16)

İkisinde de, birer “keşke/keşki” vardır ammâ bunlar, tıpkı niyetlerindeki gibi, aksi istikametlere yol göstermektedir. Gerçi, Othello kültürü’nde ‘gönül’ diye bir mekân/mevki/makam/mefhûm ve fikir yoktur ammâ, en azından insânî bir tavır olarak, bu kadar da hâinlik bulunması ibret vericidir.

Başlık yaptığım ‘Türk Kadını: 100 Yıl Önce’, aslında, Türk kadınını târîf ve tasvir için bir başlık değildir. Çünkü; Türk kadınına verilen değeri, en azından, dört yüz sene evvel, Fuzulî’nin mısralarında bulabiliyoruz. Tabiî ki, çok evveli, yüzlerce sene öncesi de var. O, ayrı bir husustur.

Benim maksadım, 100 Yıl Önce’ki Türk toplumunun, kadına verdiği değeri, bir yabancı yazarın ağzından/kaleminden nakletmektir. Bu yazar; dünyaca tanınmış F(ı)ransız romancısı Claude Farrere (1876-1957)’dir. Türk dostudur. O’nun, bizi ilgilendiren “Türklerin Mânevî Gücü” adlı bir eseri vardır ve bu eserine şu cümlelerle başlar:

“Vatandaşlarımın (Fransızların) merakını gidermeye karar verdim. Onlara Türkler’i niçin sevdiğimi, Türkler’in düşmanlarını niçin sevmediğimi anlatmaya çalışacağım. Pierre Loti gibi, Pierre Mille gibi, Edouard Herriot gibi, Paul de Cassagnac, Mösyö Ribot, Mösyö Rouillon gibi, daha ne bileyim, meselâ benim gibi insanların Türkler’i niçin sevdiğini bütün Fransa’ya anlatmaya çalışaccağım. Ve unutmayalım ki, adlarını saydığım bu insanlar, şu veya bu şekilde birbirlerinden farlı kimselerdir.” (Bkn. Türklerin Mânevi Gücü, Claude Farrere, Türkçe’ye Çeviren: Orhan Bahaeddin, Tercüman 1001 Temel Eser, İstanbul, Sf. 11)

Claude Farrere, şöyle devam ediyor: “Ben doğu’da ikibuçuk yıl yaşadım. 1902’den 1904’de kadar. Sonra geri döndüm. 1911’den 1913’e kadar kaldım. Turist olarak Trabzon’dan Korfu’ya kadar dolaştım. Sivastopol’dan geçtim. Varna, Burgaz, Atina, Korent, İzmir, Bursa, Beyrut, Manastır, Samos ve Girit’i gördüm. Yrıca tunus, Cezayir ve Fas’a gittim. Kısacası bütün Müslüman ülkeleri gördüm. Oralardaki hükümdarları, saraylarını, işçileri, köylüleri ve çobanları gördüm. Her tarafta birçok dost edindim. Bunların hepsi de benimle hiç çekinmeden, açık açık koruştular. Unutmayalım ki, ben gazeteci değilim, askerim. Bu bakımdan görüştüğüm kimseler hiç çekinmeden konuştular benimle.” (Sf. 19)

Yazar; sözüne devam ederek, dünyanın bu vaziyetinde, konumuzu ilgilendiren ‘kadın mes’elesi’ hakkında şu ilgi çekici kanaatlerini ortaya koyuyor:

“Ayıplanan, hücuma uğrayan, tenkid edilen, kendisini koruyacak gazetesi olmayan Türk! Hakarete uğradığı zaman cevap vermeyen Türk!..O Türk, namusludur, vefâkârdır, dürüsttür; katı bir görünüşü vardır belki. Ama zayıflara ve iyilere karşı inanılmayacak kadar yumuşaktır.

İstanbul’un Türk mahallelerinde ne ağlayan bir kadın sesi duyulur, ne de ağlayan bir çocuk vardır. Hattâ ve hattâ ürkek bir hayvan bile göremezsiniz. Türk kedileri insandan kaçmaz. Çünkü onlar hiçbir zaman hayvanlara kötü muamele etmezler.” (a.,g.,e., Sf. 22)

Tekrar edeyim: “İstanbul’un Türk mahallelerinde ne ağlayan bir kadın sesi duyulur, ne de ağlayan bir çocuk vardır”.

Mukayese için, büyük sosyologlara ihtiyaç var mı!?

Yazarın Yazıları
BEĞLERE OY VERECEKSİNİZ AMMÂ...09 Kasım 2020 AZGINLIK ÇAĞI30 Ekim 2020 18 MİLYON 241 BİN ÖĞRENCİ17 Eylül 2020 KÖYÜMDEN07 Eylül 2020 T(ı)RABZON’DAYIM...29 Ağustos 2020 26 AĞUSTOS 1071’DEN 26 AĞUSTOS 1922’YE24 Ağustos 2020 MİLLÎ KÜLTÜR BİR BÜTÜNDÜR14 Ağustos 2020 TÜRK KADINI: 100 YIL ÖNCE..26 Haziran 2020 SENİNLE, NEREDE AYNI SAFTAYIZ?20 Haziran 2020 YANLIŞ SEVGİ-YANLIŞ KISKANÇLIK15 Haziran 2020
ANA SAYFA YAZARLAR GÜNCEL EKONOMİ SİYASET SPOR GALERİ WEB TV İLETİŞİM