Vedat ÇINAROĞLU

DİL-EKİN-ULUS-UYGARLIK

Başlıktaki dört kavram birbirleriyle iç içe, toplumların bağımsızlık, kalkınmışlık, mutluluk düzeylerini belirler. Necmeddin Sefercioğlu “ Üç harften oluşan ‘dil’, Türkçede ve Farsçada bulunan bir kelime. O, Türkçemizde hem tat almamızı ve konuşmamızı sağlayan bir organ hem de iletişim için kullandığımız sözler anlamına geliyor.” Tanımlaması yaparken(1), Türk Dil Kurumu, “ İnsanların düşündüklerini ve duyduklarını bildirmek için kelimelerle veya işaretlerle yaptıkları anlaşma, lisan, zeban.” Saptamasında bulunuyor.(2) Doç. Dr. Sani Adıgüzel “Türkçe Üzerine Notlar” başlıklı yazısında dil’in, ekin ve yurtla bağını Kaşgarlı Mahmud’un bir atasözüyle şöyle açıklıyor: Kaşgarlı Mahmud’un Divanü Lugati’t-Türk adlı eserinde halk edebiyatı ürünlerinden atasözlerine de yer verilir. Bu atasözlerinden biri de, “ İl gider, töre kalır.” Şeklinde. İl, maddi vatanı, töre ise manevî vatanı ifade eder. Bu atasözüne göre manevî vatan(töre), maddî vatandan(il) daha üstün sayılmıştır. Maddî vatana sahip olmak için manevî vatana ihtiyaç vardır. Bir toplum maddî vatanını kaybedebilir; ancak manevî vatanını kaybetmemelidir. Zira il’i kazanmak için töre şarttır. Töresi olmayan bir toplum il’e niçin ihtiyaç duysun ki? İl’i kazanmaya mecbur eden töredir. Manevî vatan ihmal edildiği zaman maddî vatanı korumaya da imkân yoktur. O halde nasıl maddî vatanımızın bir çakıl taşını bile önemsiyor ve işi çakıl taşı edebiyatına kadar vardırıyor isek, tıpkı bunun gibi, manevî vatanımız olan töremizi ve o törenin nesilden nesile aktarılmasını sağlayan dilimizin bir kelimesini bile öyle önemsememiz ve işi töre edebiyatına kadar vardırmamız gerekir. Çünkü vatan toprakları için bir çakıl taşı neyse, dil için de bir kelime odur.(3)

Dil bilimcilerimizin bu kadar önemsediği Türkçemizi yani tinsel yurdumuzu Türkiye Türkleri, Türkçüler, Ulusalcılar, yöneticiler ve öğretmenler yeterince önemsiyor ve koruyorlar mı? Bu sorunun açık ve üzücü yanıtı “hayır”dır! Ne acı ki, “hayır”ı bile Arapça yazıyor ve konuşuyoruz. Yine ne acıdır ki, Türk Dil Kurumumuz 2011 yılından bugüne kadar yeni ve geliştirilmiş bir Türkçe Sözlük yayınlamadı. Özellikle yazı dilimizde Türkçeye gösterdiğimiz özende, kaynağımız Türk Dil Kurumunca yayınlanan Türkçe Sözlük. Dokuz yıldır, Türk Dil Kurumu yöneticileri dilimizdeki yabancı kelimelerin karşılığı Türkçe kelimeler bulamamışlar mıdır? Bir yöntem olarak; dil bilimcilerden ya da dil araştırmacısı aydınlardan öneriler almak çok mu zordur? Bundan 88 önce 26

Eylül 1932 tarihinde Atatürk’ün buyrukları ile başlayan ve tam dokuz gün süren 1. Türk Dil Kurultayından beri dilimizde hala yabancı kelimeler bulunması ayrı bir utancımız ve yaramızdır. 1. Türk Dil Kurultayında Halit Ziya Uşaklıgil Türkçeyi benzetmelerle anlatır: “Ben son devrin, İpekiş’in kelebek kanadı kadar ince, zarif dört metrelik kumaşı ile giyinmiş, başında küçücük beresiyle bir rüzgâr gibi kaldırımlar üzerinde seke seke giden ve rüzgâr mı onu götürüyor, o mu rüzgârı götürüyor diye insanı şüpheye düşüren haliyle de Türkçeyi gördüm ve sevdim. Daha ileri gideceğim: Ancak dört karış bir ölçü ile ölçülecek kadar mayosiyle denizden çırılçıplak çıkarak, küçücük vücudunda tabiatın kendisine bahşettiği ne kadar kuva varsa onu mağrurane güneşlere sermiş hâliyle de gördüm ve bu hâline bayıldım. Müsaade buyurursanız ben Türkçeyi bu hâlinde anlatacağım. Yani bütün lisanlardan sıyırarak çırılçıplak alacağım. Öz Türkçeyi alacağım ve onu müdafaa edeceğim…”(4)

Birinci Türk Dil Kurultayından 88 yıl sonra bile dilimizdeki yani tinsel yurdumuzdaki yabancı kelimeleri temizleyerek dilimizi arındıramamışsak, özdeksel yurdumuzda tanık olduğumuz Atabeyler-Ergenekon-Balyoz-Poyrazköy- Casusluk- Amirallere Suikast- PKK- PYD- FETÖ- METÖ-MATÖ-İSTÖ-SÜTÖ ve benzeri “yayılmacı dizi eylemlerden” nasıl arınabiliriz ki? Gençleri akıl ve bilim yoluna yöneltmek üzere kurulmuş okulları İmam Hatip Okullarına dönüştürerek Arapça ve Farsça kelimelerden; yabancı dilde eğitim ve öğretim veren okulların varlığına göz yumarak İngilizce, Almanca, Fransızca kelimelerden kurtulmadan uygarlaşmayı nasıl başarabiliriz ki? Çocuklarımıza bile ad verirken tinsel yurdumuzu korumuyorsak, ana yollarımızda, sokaklarımızda, bahçe ve meydanlarımızda yabancı kelimeler görüyorsak tinsel yurdumuza nasıl bağlılık duymuş olacağız? Bir Arap ekin özelliği olarak ekinimize saplanmış bıçak olan, Türkçe olmayan ata adlarının çocuklarımıza verilmeye devam ediyor olması öz bilincimizin sorgulanmasına gerekçe olmayacak mı? Prof. Dr. M. Çağatay ÖZDEMİR, Türkçe Giderse Herşey Gider! Başlıklı yazısında; “ Türkçenin itibardan düşürülmesinin asıl arkasında yatan sosyolojik olguyu görmezden gelirsek, ana dilimiz Türkçe önümüzdeki yüzyılda belki evlerden de kovulma tehlikesiyle karşı karşıya kalacaktır.”(5) Diyerek özdeksel yurdumuzdan tinsel yurdumuzun yok olabileceğini saptıyor.

Biliniyor ki; Saka Türklerinden olan Etrüskler ve Pelaskların, Bulgar Türklerinin, Mayaların, İnkaların, Kızılderililerin varlıklarının ve uygarlıklarının

yok olmasına neden olan, Türkçelerini yani tinsel yurtlarını kaybetmeleridir. Sovyetler Birliği, Asya’daki Türkleri birbirlerinden ayırmak amacıyla “Azerice!, Türkmence!, Kırgızca! Özbekçe!, Kazakça!, Yakutça!, Tuvaca!, Başkurtça!, Çuvaşça! Gibi diller uydurmadı mı? Özlerine, “Ben Saka” diyen Türklere bile Yakut adını veren Rus yayılmacılığıdır. 2001 yılında Türkiye-Kazakistan Parlamentolararası Dostluk Grubu Başkanı olarak Kazakistan’a gittiğimde, Almatı’daki Türk Halk Müziği Enstrümanları Müzesinde, 70 yaşlarındaki kılavuzum çalgıları, “ Kazak Çalgısı, Kırgız Çalgısı, Türkmen Çalgısı, Özbek Çalgısı, Azeri Çalgısı, Oğuz Çalgısı” gibi adlarla tanıtınca karşı çıktım; “ Bu çalgıları, Kazak Türklerinin Çalgısı, Kırgız Türklerinin Çalgısı, Türkmen Türklerinin Çalgısı, Özbek Türklerinin Çalgısı, Azerbaycan Türklerinin Çalgısı, Oğuz Türklerinin Çalgısı olarak tanıtmanız gerekmez miydi?” dedim. Halk ozanı olan kılavuzum şu yanıtı verdi: “ Çok doğru söylediniz. Ancak ben geçmişte bir gazetede yazdığım yazıda ‘Kazak Türkleri’ tanımını kullandığım için Stalin Rusya’sı beni 6 yıl tutsak etti. O yıllardan kalan yanlış bir alışkanlıktır bu!” “Dil’de, Fikir’de, İş’de Birlik” İsmail Gaspıralı’nın Türk Birliğini sağlamak için ortaya koyduğu bir yöntemdir ve 19 ncu yüzyılın sonları ile 20 nci yüzyılın başlarındaki çalışmaları, Asya Türklerindeki ulusal bilincin gelişmesinde ve Türkiye Cumhuriyetinin kuruluşunda etkili olmuştur. Gaspıralı’nın yaşamı ve eserlerini inceleyen Yavuz Akpınar’ın yorumu şöyle: “Böylece zamanla İsmail Bey’in bütün Türk dünyasını tek edebî dil çatısı altında toplama, çağdaş milli kültürle onları birbirine yaklaştırma ve geliştirme projesi….Sovyet hükümeti, bir adım daha atarak sadece ‘dil birliği’ni bozmakla kalmadı; Türk birliğini, eski ve yekpare Türk milli coğrafyasını parçaladı.”(6)

Dil’in, ekin ve uygarlık üzerindeki etkisi Türk aydınlarınca Tanzimat döneminde anlaşılmaya ve tartışılmaya başlamış ve Arap yazısının; Türk yazımı ve yayıncılığı ile Türk ekini ve uygarlığı üzerindeki olumsuz etkilerinin kaldırılması, Cumhuriyet’le birlikte ve Atatürk’ün güçlü istenciyle gerçekleşmiştir. Tarihçi ve diplomat, Türk Tarih Kurumu üyesi Bilâl N. Şimşir “Türk Yazı Devrimi” adlı eserinde konunun bu yanı ile ilgili saptamalarda bulunuyor: “Arap yazısı, başka seçenek olmadığı için alınmış bile olsa, Türk diline tepeden inme giydirilmiştir. Ondan sonra da Türk dilinin tarihsel çilesi olmuştur… Türkçe ile Arapça, dil aileleri bakımından yapılan bölümlemede de başka ailelere girerler. Arapça ‘Semitik’ dillerdendir. Türkçe ise ‘Türk dilleri’ ailesindendir… Bin yıl kadar süren bu yabancı dil tutkunluğu, yazı dilimizde

Arapça ve Farsça’yı egemen, Türkçe’yi bakımsız, yoksul, sığıntı durumuna getirmiştir… Arapça, Farsça karışımı bu iğreti dile ‘Osmanlıca’ deniyordu. Okuryazar olmayan Türk halkı arasında Türkçenin kimliği yine de korunmuştu. Ama halkın dili, kültür dili, bilim dili değildi. Türk yazı dili, Türkçe olmaktan uzaklaşmış, kimliğini yitirmiş ve zengin bilim ve kültür dilleri arasındaki haklı yerini alamamıştı. Bu bozukluğun temelinde yatan çeşitli nedenlerden biri, Türklerin Arap yazısını kullanmalarıydı… Arap yazısı kullanmamız, ana dilimizin Arapça ve Farsça boyunduruğuna girmesini hızlandırmıştır. Bu yazının Türk dili üzerindeki en yıkıcı etkilerinden biri, dilimizi bir bakıma uydulaştırması olmuştur.”(7)

En büyük Türkçü Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ün 2 Eylül 1930’da dil ile ilgili söylediklerini yazmadan bu yazı eksik ve yavan kalır: “Milli his ile dil arasındaki bağ çok kuvvetlidir. Dilin milli ve zengin olması milli hissin inkişafında başlıca müessirdir. Türk dili, dillerin en zenginlerindendir; yeter ki bu dil şuurla işlensin… Ülkesini, yüksek istiklâlini korumasını bilen Türk milleti, dilini de yabancı diller boyunduruğundan kurtarmalıdır.”

Fazıl Hüsnü Dağlarca’nın Dil’le ilgili bir dörtlüğünü yazmanın anıdır:

Türk Dil Kurumunu kurarken Mustafa Kemal’in tek mutsuzluğu vardı

Türkçeyi sevdiğini daha Türkçe söyleyememek.

Kimilerinin şimdi tek mutluluğu var

Türkçeyi sevdiklerini daha Osmanlıca söylemek!

(1) Türkçeye Saygı, Türk Yurdu Dergisi, Sayı 162-163, Sf. 382

(2) Türkçe Sözlük, Türk Dil Kurumu, Ankara 2011, Sf.664

(3) Türkçeye Saygı, Türk Yurdu Dergisi, Sayı 162-163, Sf.15

(4) Türkçeye Saygı, Türk Yurdu Dergisi, Sayı 162-163, Sf.14

(5) Türkçeye Saygı, Türk Yurdu Dergisi, Sayı 162-163, Sf. 3

(6) Gaspıralı, Yavuz Akpınar, Ötüken Yy., İst. 2004, Sf. 35

(7) Türk Yazı Devrimi, Bilâl N. Şimşir, Türk Tarih Kurumu, Ankara 2008, Sf. 5, 9, 10, 11

Yazarın Yazıları
DİL-EKİN-ULUS-UYGARLIK30 Haziran 2020 GENÇLERE GERÇEKLER09 Haziran 2020 TEKE’DEN SÜT SAĞMAK01 Haziran 2020 19 MAYIS16 Mayıs 2020 PERŞEMBE’NİN GELİŞİ01 Mayıs 2020 ULUSAL EGEMENLİK22 Nisan 2020 YANLIŞTA DİRETMENİN ANLAŞILMAZLIĞI07 Nisan 2020 KALIT29 Mart 2020 COVİT-19, KAPİTALİZM VE DOGMALAR21 Mart 2020 İRTİCAİ TOTALİTARİZMİN KLAVYE KORKUSU13 Mart 2020
ANA SAYFA YAZARLAR GÜNCEL EKONOMİ SİYASET SPOR GALERİ WEB TV İLETİŞİM