Prof. Dr. İsrafil BALCI

Bizim Hikâyemiz

Yıl olmuş 2020, biz hala çözümü eskide veya Ortaçağ’ın derinliklerinde arıyoruz. Dahası denenmiş ve başarısız olmuş hikâyeleri denemeyi çözüm olarak görüyoruz. Romantik masallar kuruyor, bunların hayaliyle avunuyor, kendi hikâyemiz diye sahipleniyor, duyar kasıyoruz.

 

Hikâye, çözümü geçmişte aramaksa, evet bu bizim hikâyemiz, ancak bizi getirdiği nokta ortada. 

 

FETÖ ile bir hikâye yazmaya kalktık, hep birlikte gördük. Oysa o da bizim hikâyemizdi. Her ne kadar kökü dışarıda deniyorsa da, kimse kusura bakmasın özbeöz bizdendi ve romantik dindarlığımızın bize armağanıydı. Onun ne olduğunu acı tecrübe ile anladık, lakin türevleri ile yola devam etmekten geri durmuyoruz. Zira hikâyemiz bunu gerektiriyor.

 

Sadece patinaj yapıyor, bir adım yol gidemiyoruz, ama hikâye diye bilerek veya bilmeyerek sahipleniyoruz. Bu yüzden ‘hangi hikâye?’ diye sormak gerek. Deyim yerindeyse kurusıkı hikâye.

 

Yoğun olarak gündem olan Ayasofya’nın ve halifelik retoriklerinin ardından sanki çok gereği varmış gibi bunlara alfabe tartışmaları da eklendi. Sözde ümmet birliği için Arap alfabesinin gerekli olduğu gibi meşum yorumlar yapıldı. 

 

‘Ümmet birliği’ retoriği olsa olsa topluma rüzgâr vermek için kullanılan bir söylem olabilir. Aksi halde salim aklın böylesine içi boş bir iddiayı uluorta dillendirileceğine ihtimal vermiyorum. Şayet gerçekten dillendiriliyorsa vah ki ne vah derim. 

 

Elbette ki, birlikten kimse rahatsız olmaz, ama kiminle, hangi akılla veya hangi felsefi alt yapıyla? Tarihi tecrübe hiç mi anlam ifade etmez?

 

Velev ki, halifelik ilan edildi, düşünün daha müreffeh, daha gelişmiş ve daha üretken bir toplum mu olacağız? Kişi başına düşen gelir 50 bin dolarları mı bulacak? Yeni iş imkânları ve üretim olanakları mı artacak? İşsizliğe veya hayat pahalılığına çözüm mü üretecek? Müslümanları dünya sıralamasında birinci lige mi taşıyacak?

 

Ya da daha ahlaklı, daha adil, daha eşitlikçi, daha demokrat bir toplum mu olacağız? 

 

İlan etsek kim takacak bizi? Arap veya dünya Müslümanları bizi tanıyacak mı? Ömrünü 850’lerde tamamlamış ve 1260’larda fiilen bitmiş olan bu kurum kime ne kazandırır?

 

Madem ümmeti bir arada tutan kurummuş, neden tarih boyunca Müslümanların iki yakası bir araya gelmedi ve bin parçaya bölündüler? Henüz dört halife döneminde bile müminleri bir çatı altında toplayamamış bu kurumdan ne bekleniyor? Osmanlı’yı neden ayakta tutamadı? İnsan bu derece gerçeklerden uzak nasıl bakabiliyor anlamış değilim. Sonuçta hikâyemiz ortada. 

 

Tamamen tükenmiş olan bir kurum, kanlı iktidar mücadeleleri dışında bu güne kadar Müslümanların hangi derdine deva oldu ki, bundan sonra olacak? 

 

Maalesef denenmişleri denemekten, boşa kürek sallamaktan ve patinaj yapmaktan bıkmıyoruz, usanmıyoruz, tekrar tekrar dememeyi çözüm görüyoruz. Bu yüzden ‘keşke ilan edilse de, tıpkı FETÖ örneği gibi boyumuzun ölçüsünü bir kez daha alsak’ diyesi geliyor insanın.

 

Halifelik romantizmi öylesine zihinleri iğdiş etmiş ki, sağlıklı düşünme yeteneği kaybolmuş, birilerini sözde manevi otorite veya sanal kutsal altında birleşme sevdasına mahkûm etmiş durumda. Müslümanların kurtuluşunu buna bağlayan, hatta bunu ümmetin mehdisi gibi görenlere bile rastlamak mümkün. 

 

Emevi ve Abbâsiler bu kuruma dinî statü verip manevi kisveye büründürdü de ne oldu? Hala “halifelik” görüntüsüyle FETÖ gibi sahte kutsallar oluşturma hevesi kime ne kazandırır? Nedir bu sahte kutsalların paçasına tutunma sevdası? Hiç mi akıllanmayacağız? Dikkat edilirse Şiî dünyanın bu bağlamda manevi otoritesi var, ancak kaç parça oldukları ortada.

 

Dünya Müslümanlarının sayısı takriben 2 milyar civarında. Tüketimden başka insanlığa katma değer olarak ne sunduklarına bakmak gerek. Son 6-7 asırdır bilim dünyasına ve insanlığa hangi katkıda bulunduk?

 

Bir İslâm dünyasına, bir de “öteki” dünyaya bakmak yeterli sanırım. Deyim yerindeyse Allah adeta Müslümanları değil de, olmayanları ödüllendiriyor. Zira O, adildir, kurduğu ilkelere uyanları başarıya eriştirmektedir. Biz ise hala romantik avuntularla kendimizi kandırmaya devam ediyoruz.

 

Demem o ki, denenmişi tekrar denemek beyhude çabadır. Hatta başarısız olmuş denemeleri tekrar edip başarılı sonuç elde etme beklentisi ise sağlıklı aklın ürünü değildir.

 

Araplar’ın, “el-mucerreb la yucerreb/denenmiş bir daha denenmez” diye meşhur bir sözü vardır. Atalarımız da “Eskiye rağbet olsaydı bitpazarına nur yağardı” demiş. Malum atasözleri deneyimlenmiş tecrübelerle elde edilmiş ders veren öğretilerdir. Bilmem anlatabildim mi? 

Yazarın Yazıları
İftira ve İtibar Suikastçılığı22 Eylül 2020 Merhaba Décadence07 Ağustos 2020 Bizim Hikâyemiz05 Ağustos 2020 Romantik Osmanlıcılıktan Halifelik Devşirmek29 Temmuz 2020 Minberden Lanet Okuma25 Temmuz 2020 Yeni Gündem Ayasofya13 Temmuz 2020 Trolcü Dindarlık18 Haziran 2020 Corona’dan Felaket ve Helak Senaryoları Üretme09 Nisan 2020 Unutulan İslâmî İlke İstişare24 Şubat 2020 Kudüs İlk Kıble mi?31 Ocak 2020
ANA SAYFA YAZARLAR GÜNCEL EKONOMİ SİYASET SPOR GALERİ WEB TV İLETİŞİM