Nami Cem İYİGÜN

HAKİKAT SONRASI ÇAĞ

Geçenlerde bir arkadaşım, internette Tevfik Fikret’in bir şiirine rastladığını ve şiirin adeta günümüz için yazılmış olduğunu hissedip çok etkilendiğini anlatıyordu. Hemen hangi şiir olduğunu sordum. Telefonundan buldu ve okumaya başladı. Okuduğu mısraları ilk defa duyuyordum ve Tevfik Fikret tarafından yazılmadıkları açıkça belli oluyordu. Fikret’in “Rübab-ı Şikeste”sini bir kez gözden geçiren, hatta edebiyata ve şiire biraz ilgisi olan herkes, o şiirin Fikret’e ait olamayacağını kolaylıkla sezebilirdi. Şiirden ziyade kamyon arkası yazılarını andıran, kaba saba ve yüzeysel sözlerden ibaretti. Fikret’in şiir yazdığı dönemin diline de hiç benzemeyen bir Türkçe ile yazılmıştı. Tabii arkadaşımı bozmadım, ama her gün binlercesiyle karşılaştığımız sosyal medya yalanlarından yeni bir tanesine maruz kaldığını anladım.

Yalan, belki de hiçbir çağda bugünkü kadar olağan ve doğal bir unsur halini almamıştı. Aldatma ve kandırma, çağdaş yaşamın her kademesinde sıradanlaştı. Artık herkes, her zaman ve her yerde yalan konuşuyor, rol yapıyor ve aldatıyor. Yalan, bir düzeyde “şu anda toplantıda” veya “denediğiniz elbise size çok yakıştı” şeklinde ortaya çıkarken, başka düzeylerde ise “görüntüler montaj” veya “kitle imha silahı bulduk” şekillerinde ortaya çıkabiliyor. Aldatma tamamen normalleştiği için, hız kontrol noktasına yaklaşırken yavaşlayıp sonra tekrar hızlanan araçlar yahut öğretmen bakarken susup öğretmen arkasını döndüğünde tekrar muhabbete dalan öğrenciler hiç yadırganmıyor. Sosyal medyada fazladan birkaç “like” almak isteyenler, işkembeden uydurdukları sözlerin altına bir büyük şairin veya fikir adamının ismini yazıp servis etmekte beis görmüyorlar. İnsanlar, aslında olmadıkları kişiler gibi görünmek ve aslında yaşamadıkları bir hayatı yaşıyor gibi yapmak için, kameralara en iyi pozu verme ve fotoğraflara en iyi "photoshop"u yapma yarışı içerisindeler. Sosyal medyadan biraz daha kuralcı hareket etmesi ve yalan ile gerçeği birbirinden ayırmak noktasında daha özenli olması beklenecek gazete ve televizyon medyası da maalesef aynı yalan çamuruna gömülmüş durumda. Reklamcılar, pazarlamacılar, bankacılar, yöneticiler ve elbette siyasetçiler, sanki hayatın doğal akışına uygun olanı oymuş gibi, işlerini yalanla döndürmeyi son derece kanıksamış görünüyorlar.

Kanaatimce bir şeyi abartmak, bir bilgiyi çarpıtmak ya da dikkatleri daha önemli sorunlar üzerinden kasıtlı olarak uzaklaştırıp birtakım afaki sorunları gündeme taşımak gibi hareketler de düpedüz yalanın kapsamındadır. Bu anlamdaki yalan, en nesnel ve rasyonel duruşu sergilemesi beklenen bilim camiasında bile artık modadır. İşi gücü bırakmış ve neyin çekirdeğini yersek ya da neyin suyunu içersek daha "organik" beslenmiş olacağımıza kafa yoran tıp doktorları ekranları istila etmiş durumdadır. Dünyanın başlıca üniversitelerinde görevleri bulunan bazı ünlü bilim insanları, Afrika'daki kıtlıklara değil, "Mars'taki muhtemel nüfus yoğunluğuna" çözüm aramakla meşguldür. Diğer bazıları, "zamanda yolculuk teknolojisinin" icat edileceği tarihi belirlemeye çalışırken, halihazırdaki kanser sorununu veya antibiyotik krizini konuşmaya değmez bulmaktadırlar. Ne de olsa küresel iklim değişikliğinden bahsetmek sıkıcıdır, ama Hollywoodvari bir "robot istilası" tehlikesinden bahsettiğinizde isminizin manşetlere taşınacağı garantidir. Yalan ve aldatma, bilimsellik sosu sürülerek üniversite kürsülerine kadar sirayet etmiştir.

Tüm dinlerin ortak noktası yalanı büyük günahlardan biri kabul etmeleri ise de, günümüzde din adına konuştuğu iddiasındaki insanların en fazla başvurdukları yöntem yine yalandır. Bunu görmek için çok uzağa gitmeye de gerek yoktur. Ülkemizde dini değerlerin siyasete, ticarete ve reyting beklentilerine alet edilerek ne derece eğilip büküldüğünü anımsamak kafidir. Bugün "orucu veya abdesti nelerin bozup nelerin bozmadığı" üzerine saatlerce konuşabilen simalar, ayyuka çıkan hukuk garabetlerine ve ekonomik adaletsizliklere dair tek kelam edememektedirler. Son yıllarda yalan dolana din kadar çok kurban edilen bir diğer alan da tarihtir. Çeşitli ve tuhaf adlar altında yayın yapan bir yığın dergi ya da televizyon programının belli saikler doğrultusunda tarihi olayları nasıl magazine ettikleri ve nasıl palavralarla süsledikleri her aklı başında kişinin malumudur.

İçinde yaşadığımız yalan çağına bazı yazar ve düşünürler “Post-truth (hakikat-sonrası veya hakikat-ötesi)” adını verdiler. "Post" öneki, bu spesifik kullanımında, genel kullanımının aksine "bir olay ya da vakadan sonra gerçekleşen" anlamında değil, "önüne geldiği kavramın artık önemsiz ya da gereksiz kabul edildiği bir zamana ait" anlamında kullanılmaktadır. “Dürüstlüğün çöküşü” de denebilecek “hakikat-sonrası” kavramı dilden dile, makaleden makaleye ve kitaptan kitaba kullanılarak kısa zaman içinde yaygınlık kazanmıştır. O kadar ki, kavram, 2016 yılında Oxford Sözlüğü tarafından yılın sözcüğü bile seçilmiştir. Sosyologlar ve psikologlar bu konu üzerinde çalışmakta, saha araştırmaları yapılmaktadır. En son araştırmalardan birine göre, günümüzde ortalama bir ülkedeki ortalama bir vatandaşın bir hafta içinde söylediği büyük yalan sayısı 15 ve küçük yalan sayısı da 200 olarak tespit edilmiştir. Hakikat-sonrası çağın insanı, nedenli veya nedensiz, devamlı yalan söylemektedir.

Allahtan, dürüstlüğe duyulan saygı ve yalanın hor görülmesi hala tamamen sona ermiş değil. Şimdilerde sosyal bilimciler arasında ve toplum katmanlarında hakikat sonrası çağ kavramı konuşulmaya devam ettiği gibi, bunu aşmanın yolları da tartışılmaya başlandı. Mesela son yıllarda dünyanın dört bir tarafında internet ve sosyal medya ortamlarındaki yalan bombardımanından korunmak için tasarlanan haber teyit ve bilgi teyit siteleri çoğalıyor. Bunlara Türkiye özelinde “dogrulukpayi.com”, “dogrulat.com” veya “teyit.org” gibi siteleri örnek verebiliriz. İnsanlar bu sitelere girip duydukları bir haberin veya okudukları bir bilginin doğruluk derecesini araştırabiliyorlar. Siyaset alanında da, bizdeki “Oy ve Ötesi” oluşumuna benzeyen doğruluk kontrol projeleri ve olgu kontrol gruplarından her yıl yüzlercesi sahneye çıkıyor. Son günlerde ülkemizin gündeminde olan belediye meclisi oturumlarının veya ihale görüşmelerinin açık kaynaklarda canlı yayınlanması gibi durumlar da pekâlâ aynı trendin birer uzantısı olarak değerlendirilebilir.

Bu girişimlerin hepsi önemli ve değerli; fakat ben yalan çağından en az hasarla çıkmanın çok daha geçerli ve geleneksel bir yoluna değinerek yazıyı bitirmek istiyorum. Bizi her gün etrafımızda uçuşan yalanlardan koruyacak ve onlara karşı uyanık tutacak en sağlam tedbir, kitap okumaktır. Şairleri şiir kitaplarından, bilimi ciddi bilim yayınlarından, tarihi saygın tarihçilerin eserlerinden veya dini konuları uzmanlarının yazdıklarından okuyarak öğrenen insanlar, palavralara karşı bir tür bağışıklık geliştirirler. Çünkü büyük kitap aşığı Alberto Manguel’in dediği gibi “kitap okumak, kişinin gerçekliğe burnunu sokmasına sebep olur.” Burnunuzu bir defa gerçekliğe soktuğunuzda ise artık yalanların kokusunu daha kolay alırsınız. Kitap demişken, ABD’li yazar ve akademisyen Ralph Keyes tarafından kaleme alınan “Hakikat Sonrası Çağ - Günümüz Dünyasında Yalancılık ve Aldatma” kitabını, bu yazıda geçen konulara daha derinden bir bakış atmak isteyen herkese tavsiye ederim.

Yazarın Yazıları
ASKERİ HAREKÂT14 Ekim 2019 TEMEL SORUNUMUZ30 Eylül 2019 İSTİKBAL GÖKLERDE16 Eylül 2019 BASILI YAYINLARIN AKIBETİ - 402 Eylül 2019 BASILI YAYINLARIN AKIBETİ - 324 Ağustos 2019 BASILI YAYINLARIN AKIBETİ - 215 Ağustos 2019 BASILI YAYINLARIN AKIBETİ - 105 Ağustos 2019 HAKİKAT SONRASI ÇAĞ29 Temmuz 2019 KİTLELERİN BİLGELİĞİ01 Temmuz 2019 ZENGİN YAŞAM, MESUT ÖLÜM23 Haziran 2019
ANA SAYFA YAZARLAR GÜNCEL EKONOMİ SİYASET SPOR GALERİ WEB TV İLETİŞİM