Nami Cem İYİGÜN

TEMEL SORUNUMUZ

İstanbul’da depremler oldukça neden iletişim sistemlerinin çöktüğünü, neden acil toplanma alanlarının azaldığını, neden son büyük depremden bu tarafa geçen 20 yılda hemen hiçbir hazırlık yapılmadığını ya da neden bir deprem ülkesi olduğumuz son derece açık olmasına rağmen milli bir deprem bilincimizin bir türlü oluşamadığını sorgulayan insanlar azınlıkta. Fakat sosyal medyaya bakarsanız depremde ölmenin kaçınılmaz bir kader olduğundan tutun da, bu afetin Allah’ın bir cezalandırma yöntemi olduğuna varıncaya kadar birçok ipe sapa gelmez fikir havada uçuşuyor. Aynı şeyi Soma’daki büyük maden faciası sırasında da görmüştük. İhmalleri ve işlenen suçları konuşmak yerine madencilik mesleğinin fıtratını ve ölümün kaçınılmaz bir kader oluşunu konuşmuştuk. Almanya’da ya da Japonya’da böylesi bir facia onlarca yıldır yaşanmazken Türkiye’de hala yaşanabiliyor olmasından herhangi bir sonuç çıkarma zahmetine girişmemiştik. 

Benzer bir sakat yaklaşımı, geçen hafta vefat eden genç bir kızcağızın arkasından tuhaf cümleler kuran insanlarda da gözledik. Kanser illetiyle mücadele sürecini sosyal medya üzerinden kitlelerle paylaşan ve bir fenomene dönüşen Neslican Tay’ın ölümü birçok insanı yasa doğarken, bazıları ise şöyle şeyler yazdılar: "Ölümle yüzleşebilseydi, seküler dünyanın dünyasallaşma rüzgarına kapılmasaydı, dinlerin hayata anlam katma ve teselli gücünden faydalanabilseydi, hastalığı düşman gibi görmezdi."

300 yıl önce 30 yıl olan ortalama insan ömrü, günümüz itibariyle 72 yıla ulaştı. Refah toplumlarında 85 yıla yaklaşan ortalamalardan bahsediliyor. Önümüzdeki 100 yılda ise ortalama ömrün 90 ila 100 yaşa çıkması öngörülüyor. Hiç şüphe yok ki bunu hastalıkları "düşman gibi gören" bilim insanlarının çalışmaları sağladı. Dinlerin "hayata anlam katma" ya da "teselli" gücünden yararlanarak değil, aşılar ve antibiyotikler geliştirerek ömürler uzatıldı. Modern tıbbın ve farmakolojinin en son kazanımlarını dünya sathına ulaştıran Dünya Sağlık Örgütü ve Hastalık Önleme Merkezleri gibi "seküler" oluşumlar sayesinde salgınlar kontrol altına alınıp bebek ölümleri dip noktaya çekilebildi. İnsanlık, gelecekte kanseri de yenecek ve bunu yine hastalıkları düşman gören bilim insanları sayesinde başaracak.

20 yaşında en zor mücadelelerden birini vermek zorunda kalan bir kişinin arkasından “Allah rahmet eylesin” deyip susmak yerine büyük hükümler vermek, kesinlikle yakışık alan bir hareket değildir. Konuşan kişi Müslüman kimliğiyle konuştuğu iddiasındaysa, söylediklerinin bir Müslümana da yakışmayacağını görmelidir. Hastalığa teslim ve ölüme razı olmayı teşvik eden bir anlayış, İbn-i Sina ya da El-Razi gibi İslam tıp bilginlerinin mirasına olduğu kadar, hastalıklarla mücadeleyi emreden birçok ayet ve hadise de ters düşer. Hem dine ve hem de bilimin gücüne aynı anda inanmak mümkündür. Ekonomik krizlerde bir takdir-i ilahi, afetlerde bir dini mesaj, maden faciasında bir kader hükmü ya da hastalıklara karşı bir teslimiyet aramanın Müslümanlıkla hiçbir alakası yoktur. Bu doğrudan doğruya bilim toplumu olamadığımızın ve daha katetmemiz gereken çok yol bulunduğunun göstergesidir. Maalesef Türkiye’deki ve genel olarak İslam dünyasındaki en temel sorunların çoğunun altında da bu bilim toplumu olamama gerçeği yatmaktadır.    

Yazarın Yazıları
ASKERİ HAREKÂT14 Ekim 2019 TEMEL SORUNUMUZ30 Eylül 2019 İSTİKBAL GÖKLERDE16 Eylül 2019 BASILI YAYINLARIN AKIBETİ - 402 Eylül 2019 BASILI YAYINLARIN AKIBETİ - 324 Ağustos 2019 BASILI YAYINLARIN AKIBETİ - 215 Ağustos 2019 BASILI YAYINLARIN AKIBETİ - 105 Ağustos 2019 HAKİKAT SONRASI ÇAĞ29 Temmuz 2019 KİTLELERİN BİLGELİĞİ01 Temmuz 2019 ZENGİN YAŞAM, MESUT ÖLÜM23 Haziran 2019
ANA SAYFA YAZARLAR GÜNCEL EKONOMİ SİYASET SPOR GALERİ WEB TV İLETİŞİM