Prof. Dr. Mustafa ÖZBALCI

MİLLET, KÜLTÜR VE MEDENİYET İLİŞKİSİ

   Kültürü, bir toplumu millet yapan, onun kendine has karakteristik özelliklerini oluşturan manevî değerler bütünü olarak tanımlamak mümkündür. Bu sebeple de kültür yerli ve millîdir. Buna karşılık, tarihî süreç içinde daha çok maddî alanlarda ortaya konulan her türlü başarının, ilim ve teknikte erişilen merhalenin bir ifadesi olarak tanımlayabileceğimiz medeniyet ise, insanlığın ortak malıdır ve evrenseldir. Kültürle medeniyetin farklı şeyler olmadığını ileri süren görüşler de vardır. Ancak milletlerin birbirinden çok farklı özellikler içeren kültürlerle donanmış olmaları, yani her milletin kendine has millî ve yerli bir kültüre sahip bulunması, millet olmanın bir gereğidir, tabiî ve sosyolojik bir neticedir. Bu da bize,  kültürle medeniyetin, hem ortak, hem de ayrışan noktalara sahip iki ayrı kavram olduğunu göstermektedir. O itibarla, milletler aynı medeniyet kadrosunda yer alırlarken millî değerlerini ve kültür hazinelerini ihmal etmeden, onları yozlaştırmadan insanlığın ortak malı olan ilim ve tekniğin verimlerini bir potada eritmeli ve kuvvetli bir senteze erişmelidirler. Yani her millet, medeniyet katarının arkasına onu öteki milletlerden farklı kılan kendi millî üslubunu, gelenek ve göreneklerini, inançlarını muhafaza ederek bağlanmalıdır. Bu mümkündür. Tarihte ve günümüzde bunu başarmış, kendi kültürel değerleri ile medenî ve evrensel değerleri birlikte yaşayan ve yaşatan pek çok millet vardır. Aksi halde bir millet, “ben medenî ve çağdaş olacağım, asrın medeniyet safında yer alacağım” diyerek kendi kültüründen kopar, halkının değer ölçülerini ihmal eder, onları aşağılar ve küçümserse, değil medenî olmak, bağımsız ve haysiyet sahibi bir millet olarak uzun süre ayakta kalma şansını bile kaybedebilir ve başkalarının sömürgesi haline gelebilir. Kendi ruh kökünden kopmuş, geçmişini unutmuş, nesilleri arasında sağlam bir kültür ve ülkü birliği kuramamış bir millet, asrın gidişine ayak uyduramaz, medeniyet yarışında da başarılı olamaz. Zira günümüz dünyasında millet olmanın temel şartlarını taşımadan, millî varlığı, millî gücü, millî şevk ve heyecanı canlı tutmadan yaşamak ve itibar görmek imkânı pek kalmamış ya da çok zorlaşmıştır. O bakımdan insanlar ve toplumlar önce kendilerini, tarih ve kültürlerini iyi tanımalı, onlara sıkıca bağlanmalı, bu özgüvenle de medeniyet yarışına katılmalıdırlar. Yoksa gerçekleri göremez, kendilerine kurulan çeşitli tuzakları da fark edemezler. Günümüzde bunun örneklerini görüyor ve yaşıyoruz.

      

         Her kültür ve her medeniyet kendine has bir değerler sistemi etrafında oluşur, gelişir, varlığını da aynı sistem çerçevesinde devam ettirir. Bu değerler sistemini oluşturan unsurlar,  genel olarak din ve çeşitli inançlar başta olmak üzere, ilim ve teknik, tarih, dil, çeşitli sanatlar, edebiyat, felsefe, düşünce, gelenekler, örfler ve âdetler ile bunları titizlikle koruma ve yaşatma duygusudur. Hıristiyan kültürü ve medeniyeti, Türk-İslâm kültürü ve medeniyeti gibi isimlendirmeler, her kültürün ve medeniyetin bir dinin ve bir inanç sisteminin çevresinde şekillendiğini ve geliştiğini gösterir. Dolayısıyla kültürlerin ve medeniyetlerin temel öğesi dindir. Din toplumun ve milletin bütün inançlarını içinde barındıran bir değerler bütünüdür ve bir toplumun kendine has karakteri, onu diğer toplumlardan ayıran özelliklerin hemen hepsi çevresinde şekillendiği inanç sisteminin bir yansıması olarak ortaya çıkar. Ünlü İngiliz şair ve düşünürü T.S. Eliot’a göre “Kültür, aslında herhangi bir toplumun dininin vücut bulmuş bir şeklidir.” Günümüz Batı medeniyetinin çekirdeğini, eski Grek ve Lâtin kültürleri, felsefesi, dil ve edebiyatları ile Hıristiyanlığa ait esaslar teşkil eder. Biz Türkler uzun tarihimiz boyunca çeşitli medeniyetler kurmuş veya farklı kültür ve medeniyetler içinde yer almış, dolayısıyla da birkaç medeniyet değiştirme hadisesi yaşamış köklü bir milletiz. Son medeniyetimiz olan Türk-İslâm medeniyeti ise tarihimiz, kültürümüz, inançlarımız, gelenek ve göreneklerimiz çerçevesinde vücut bulmuş ve gelişmiş bir medeniyettir. Ne var ki günümüzde artık dünya çok değişmiştir, büyük bir hızla değişmeye de devam etmektedir. Bu durum milletler, kültürler ve medeniyetler arasındaki geçişleri, çeşitli alanlardaki alış-verişleri de bir hayli artırmıştır. Dolayısıyla bugün artık hiçbir milletin medeniyet dünyasındaki gelişmelere, ortaya çıkan yeniliklere sırtını dönerek ayakta kalma şansı pek kalmamıştır.    

   

    O bakımdan, çağdaş medeniyetin değerlerini, Batı’nın ilmini, tekniğini, sanatını, onun iş ve çalışma hayatında hiç taviz vermeden titizlikle uyguladığı ilke ve kuralları bilip öğrenmek, her millet gibi bizim de asla ihmal etmememiz gereken görevlerin en başında gelmelidir. Bunu yapmak, millî varlığımızı şekillendiren kültürümüzden, medeniyet ve inanç dünyamızdan, gelenek ve göreneklerimizden kopmayı, onlardan uzak durmayı ve onlara yabancılaşmayı gerektirmediği gibi, “biz bize yeteriz, bizim Batı’dan alacağımız hiçbir şey yoktur.” paranoyası ile kapıları medenî dünyaya tamamıyla kapamak da asla doğru ve sağlıklı bir düşünce tarzı değildir. Kültürler ve medeniyetler arasında tarih boyunca geçişler, karşılıklı alış-verişler hep ola gelmiştir. Bu normal ve tabiî bir olgudur. “İlim Çin’de bile olsa gidip alın.” diyen dinimizin bizden istediği de bu değil midir? Karnı tok sırtı pek kimi yazar ve aydınlar gibi masa başına oturup ahkâm kesmekle, kalkınma üzerine derin hayallere dalmakla medenî de olunmaz, çağdaş da. Bunun yolu özgüvenden ve çalışıp üretmekten geçer. İnsana özgüven veren de tarihî geçmişi, yaşadığı tecrübeler, kurduğu medeniyetler ve millî kültürüdür. Bir toplum ancak bu değerlerinden güç ve ilham alarak ileri hamleler yapabilir. Yoksa her türlü güzelliğin ve yeniliğin orada olduğu düşüncesiyle Batı’yı taklit ve kopya ederek bir yere varmamız mümkün değildir. Bunu çoktan anlamış olmalıydık. Maalesef anlayamadık ya da anlamak istemedik. Kendi değerlerimize ne kadar yabancılaşır ve uzak durursak o ölçüde medenileşeceğimizi ve Batılılaşacağımızı sandık ve Batıyı taklide yöneldik. Neredeyse iki asırdır hep Batı kaynaklı akım, fikir ve ideolojilerin peşinde savrulup duruyoruz. Ne aradığımızı bilmeden bir şeyler arıyoruz sanki. Bu bizde bir takıntı hâline geldi. Ama ne var ki aradığımıza bir türlü ulaşamadık. Geldiğimiz nokta işte ortada.  Ne batılı olabildik, ne kendimiz olarak kalabildik. Aradığımız her ne ise, onun özü, mayası belki de bizde mevcuttu. Ama biz kendimizi doğru dürüst tanıyıp öğrenemedik ki!.. O yüzden özgüvenimizi kaybettik. Tarihte büyük medeniyetler kurmuş,  zengin bir kültüre vücut vermiş bir millet olmakla övünüp durduk hep. Bu bizim hakkımızdı elbet. Tarihi süreç içindeki başarılarımıza bütün dünya şahittir.  Ne var ki,  kendi eserimiz olan büyük medeniyetimizi ve onu besleyen zengin kültürümüzü ne kendimiz anlayabildik, ne başkalarına anlatabildik.

 

    Ünlü bilim tarihçimiz rahmetli Fuat Sezgin, “İslâm medeniyetinin büyüklüğünü kendi insanımıza anlatmak, batılılara anlatmaktan daha zor.” demektedir. Doğru, bizim insanımızın anlaması daha zordur. Çünkü biz insanlarımıza kendi kültür ve medeniyetimizi doğru bir şekilde okuyup anlamalarını değil, tam tersine ondan uzak durmalarını,  hatta onu inkâr etmelerini öğrettik. Oysa millî hayatın tabii akşına uygun olarak değişen ve gelişen kendi medeniyetimizin ve kültürümüzün değerlerini dünyada ortaya çıkan çağdaş ve medenî değerlerle de besleyerek hem en doğru şekilde insanlarımıza öğretmeli ve tanıtmalı, hem de gelecek nesillerimize aktarabilmeliydik. Tanpınar’ın deyişi ile “devam ederek değişmeyi, değişerek devam etmeyi,” Yahya Kemâl’in deyiş ile de, “kökü mazide olan ati” olmayı maalesef beceremedik. Tarihî ve kültürel akışımızın önüne birtakım engeller koyarak, onu kesintiye uğrattık, onun dünden yarına doğru giden tabiî akışını ve devamlılığını sağlayamadık. Dolayısıyla geleceğimizi sağlam temeller üzerine inşa edemedik. Çünkü yaz-boz tahtasına çevirdiğimiz eğitim sistemleri ve uygulamalarıyla, her alanda ihtiyaç duyacağımız kaliteli, bilgili, zengin kültürlü ve özgüven sahibi insanlar yetiştirmeyi başaramadık.

 

      Söz buraya gelmişken Atatürk’ün bazı sözlerini nakletmek istiyorum. Şunları söylüyor büyük Atatürk:*Türkiye Cumhuriyetinin temeli kültürdür. Kültür, zeminle ilgilidir. O zemin, milletin seciyesidir. Millî Kültürümüzü muasır medeniyet seviyesinin üstüne çıkaracağız. Türk milleti, ancak varlığını derin ve sağlam kültür sınırlarıyla çizdikten sonradır ki, onun yüksek kapasitesi ve fazileti milletlerarasında tanınır.  *Cumhuriyetimizin dayanağı Türk topluluğudur. Bu topluluğun fertleri ne kadar Türk kültürüyle dolu olursa o topluluğa dayanan cumhuriyet de o kadar kuvvetli olur. Millî kültürün her çığırda açılarak yükselmesini Türkiye Cumhuriyetinin temel direği olarak temin edeceğiz. Her milletin kendine mahsus gelenekleri, kendine mahsus âdetleri, kendine göre millî hususiyetleri vardır. Hiçbir millet aynen diğer bir milletin taklitçisi olmamalıdır. Çünkü böyle bir millet ne taklit ettiği milletin aynı olabilir, ne kendi milliyeti içinde kalabilir. Bunun neticesi şüphesiz ki acıdır. Bir milletin mutluluk saydığı şey diğer bir millet için felâket olabilir. *Millete evvelâ tarihini, asil bir millete mensup bulunduğunu, bütün medeniyetlerin anası olan ileri bir milletin çocukları olduklarını onlara öğretmeliyiz. *Büyük devletler kuran ecdadımız büyük ve şümullü medeniyetlere de sahip olmuştur. Bunu aramak, tetkik etmek, Türklüğe ve cihana bildirmek bizler için bir borçtur. Türk çocuğu ecdadını tanıdıkça daha büyük işler yapmak için kendinde kuvvet bulacaktır. Eğer bir millet büyükse kendini tanıdıkça daha büyük olur. Milletimizin dehâsının gelişmesi ve bu sâyede lâyık olduğu medeniyet seviyesine ulaşması şüphesiz ki yüksek meslekler erbabını yetiştirmekle ve millî kültürümüzü yükseltmekle mümkündür.      

                                                                 ***

     Atatürkçülüğü kimseye bırakmaz, onu en çok kendimizin sevdiğini söyler dururuz. Çevremiz bu anlamda Atatürkçülerle dolup taşıyor. Ama ne var ki bir düşünce eğer kuvveden fiile çıkmamışsa, yaşanmıyor ve yaşatılmıyorsa o düşünce hiçbir anlam ifade etmez, kuru bir laftan ibaret kalır. Bizim Atatürkçülüğümüz işte böyle içi boş kuru laflardan ibaret soyut bir Atatürkçülüktür. Zira lafla peynir gemisi yürümez. Önemli olan laf üretmek değil, iş üretmek; Atatürk’ün yukarıdaki düşüncelerini hayata geçirmek ve bunları çocuklarımızın zihnine, hafızasına ve gönlüne nakış-nakış işlemek, onları tarihte büyük işler başarmış ve medeniyetler kurmuş ecdadımızı çok iyi tanıyan, onlardan güç ve ilham alarak “daha büyük işler yapmak için kendinde kuvvet bulan,” kuvvetli bir tarih şuuruna ve özgüvene sahip nesiller olarak yetiştirmektir. Gerçek anlamda Atatürkçü olmanın gereği budur. Bu da ancak bu amaca yönelik eğitim-öğretim politikaları uygulayarak “yüksek meslekler erbabını yetiştirmek ve millî kültürümüzü yükseltmekle” mümkün olabilirdi. İtiraf etmeliyiz ki biz çocuklarımızı böyle bir eğitim vererek hayata hazırlayamadık. Onlara olumlu-olumsuz bütün yönleriyle tarihimizi, yüzyılların ötesinden süzüle süzüle gelen millî kültürümüzü, örf ve âdetlerimizi,  geleneklerimizi, sanat ve edebiyatımızı, dilimizi, dinimizi hiç çarpıtmadan, işimize geldiği gibi yorumlayarak değil en doğru bir şekilde öğretemedik.  Geçmişte önemli işler başarmış, büyük medeniyetler kurmuş ecdadımızı iyi tanımalarını ve sevmelerini değil, tam tersine onları aşağılamalarını, onlardan nefret etmelerini öğrettik. Gönüllerini millî kültürümüzün güzellikleri ile besleyemedik, onlara “kökü mâzide olan ati” olma şuuru kazandıramadık. Eğitim karnemizin bu bakımdan başarılı olduğunu söylemek asla mümkün değildir. Her kademedeki okullarımızda, dershanelerin duvarlarına İstiklâl Marşı’nın ve Gençliğe Hitâbe’nin metinlerini, ortalarına bir de Atatürk’ün resmini astık mı, meseleyi halledeceğimizi, Atatürk’ün fikirlerini anlayan, bilen, uygulayan, kültürlü, tarih bilgisi zengin nesiller yetiştireceğimizi sandık. Bizi, çocuklarımıza ve gençlerimize vereceğimiz eğitimin kalitesinden, muhtevasından çok, okul binalarının güzelliği, şekli ve görüntüsü daha çok ilgilendirdi. Bizim için görsellik ve düzen yerinde ise, eğitim yolunda gidiyor demekti. Bugünlere hep öyle geldik. Duvardaki söz konusu üçlü tablonun görüntü olarak önemi elbet çok büyüktü, ama asıl üzerinde odaklanmamız gereken husus eğitimin her kademesinde o sınıflarda verilen eğitimin kalitesi olmalıydı. Maalesef, eğitimimizin aksayan taraflarını bu açıdan sorgulayıp gerekli tedbirleri zamanında almakta hep geciktik.  Nesillerimiz arasında onları birbirine bağlayan sağlam kültür köprüleri kuramadık. Zihinlerini ve gönüllerini bizi millet yapan ve bir arada tutan tarihî ve kültürel değerlerimizle besleyip zenginleştiremedik. Onlara atalarımızı, Atatürk’ün yukarıya aldığımız sözleriyle gösterdiği hedefler doğrultusunda tanıtamadık. Dolayısıyla onlarda köklü, sağlam ve kuvvetli bir “millî birlik ruhu” ve bir “millî şuur” duygusu da geliştiremedik. Onların köksüz ağaçlar gibi bir sağa bir sola savrulmalarının geçek sebebi budur. Kanaatim odur ki, bugün hemen her alanda karşı karşıya olduğumuz yığınlarca problemin asıl kaynağını da burada aramamız, ona göre çözüm yolları üretmemiz şarttır. Bunun için elbet işe eğitimle başlamalı, her türlü sürtüşme, kavga ve çatışmayı bir tarafa bırakarak el, gönül ve düşünce birliği içinde ülkemizin hemen her alanda ihtiyacı olan bilgili, zengin kültürlü, dürüst, kaliteli, özgüven sahibi ve çalışkan insanları yetiştirmek ve iş başına getirmek için ne yapmak gerekiyorsa hiç vakit geçirmeden yapmalıyız. Yarın çok geç olabilir.

Yazarın Yazıları
EĞİTİM, YİNE EĞİTİM22 Mayıs 2020 TANZİMAT VE SONRASI GELİŞMELER (2)11 Mayıs 2020 TANZİMAT VE SONRASI GELİŞMELER (1) 27 Nisan 2020 ELBET BATILILAŞMALIYIZ, AMA NASIL?13 Nisan 2020 AYDIN KAVRAMI ÜSTÜNE30 Mart 2020 DÜNYA NEREYE GİDİYOR?22 Mart 2020 İNSAN, AKIL VE DUYGU ÜSTÜNE 11 Mart 2020 BİLGİNİN VE TECRÜBENİN ÖNEMİ02 Mart 2020 EĞİTİM, BİLGİ VE ÇALIŞMA12 Şubat 2020 MÛSİKİMİZ VE TÜRKÜLERİMİZ 05 Şubat 2020
ANA SAYFA YAZARLAR GÜNCEL EKONOMİ SİYASET SPOR GALERİ WEB TV İLETİŞİM