Prof. Dr. Mustafa ÖZBALCI

DİL VE EDEBİYAT

      Batılı bir tasnif anlayışı ile edebiyat, resim, müzik, mimarlık ve heykeltıraşlıkla birlikte beş güzel sanattan birisidir. Bir toplumun duygu, düşünce, tasavvur, arzu ve hayallerinin, tarihî süreç içinde yaşadığı bütün olayların nazım ya da nesir halinde etkili, estetik bir zevk ve bir güzellik heyecanı yaratacak şekilde dile getirildiği bir sanattır. Konusu insan olan edebiyat, toplumun aynasıdır. Bir milleti var eden ve yaşatan tarihî, edebî ve kültürel değerler bir bütün olarak bu aynaya yansır. Bu değerleri besleyen temel kaynaklardan birisi de hiç şüphesiz dil ve edebiyattır. Ünlü Fransız romancı Balzac’a göre, “Millet edebiyatı olan topluluktur.” Namık Kemal de edebiyatı olmayan milleti dilsiz bir insana benzetir.

           İnsanı olgunlaştıran, ruhunu besleyen, ona insan olduğunu hatırlatan bir sanattır edebiyat.  Bizde İbrahim Şinasi başta olmak üzere Tanzimat devri yazar ve şairleri edebiyat kelimesinin  “edeb”  (güzel huy ve ahlâk, incelik, zarafet, terbiye) kelimesi ile ilgisi üzerinde oldukça fazla durmuşlardır. Onlara göre edebiyat toplumun manevî gıdasıdır. O itibarla toplumun manen kalkınmasına ve yücelmesine hizmet etmeli, edep dışı duygu ve düşüncelerden, basit ve bayağı sözlerden uzak durmalıdır. Recâizâde Mahmut Ekrem, “edebiyatın gayesinin düşünceleri terbiye, vicdanı temizleme, ahlâkı ıslah, zihinleri aydınlatma olduğunu” söylerken Muallim Nâci de “Dîvânece sözler mi demektir edebiyat” diye sorar. Kısaca onlara göre edebiyatta edepsizliğin, ahlâksızlık ve çirkinliğin yeri olmamalıdır. Daha sonra Mehmet Âkif, onların bu düşüncelerini, “Edepsizliğin başladığı yerde edebiyat biter.” şeklinde ifade edecektir.

          Yazarlar ve şairler görüp yaşadıklarını, çevrelerinde olup bitenleri,  oldukları ve göründükleri gibi değil, kendi sanat anlayışlarına, dünya görüşlerine ve hayat felsefelerine göre değiştirerek, onlara yeni birtakım anlamlar katarak anlatırlar. Bunu yaparken hayatın gerçeklerinden de pek uzaklaşmazlar. Çünkü edebiyat hayattan beslenen bir sanattır. Edebiyatta esas olan, insana has hayal, duygu, düşünce ve zevklerin hayatın tabii akışına ters düşmeden bir güzellik heyecanı meydana getirecek şekilde anlatılmasıdır. Emile Zola’ya göre “sanat, gerçeğin mizaç açısından görünüşüdür.”Bu demektir ki, her insan çevresinde olup bitenleri, nesneleri, tavır ve davranışları kendi mizacına göre algılar, yorumlar ve anlatır. Zaten var olanı olduğu gibi anlatmak onu taklit etmek olur. Oysa gerçek sanat, taklidin bittiği yerde başlar ve bir yorumlama işidir. Sanat ve edebiyatta değişik tekniklerin, farklı anlatım biçimlerinin ortaya çıkmasının sebebi de budur. Edebiyat kelimelerle, yani dille yenidünyalar kurma, yeni kişiler yaratma sanatıdır. Edebiyatın büyülü dili insanı gerçekte hiç yaşamamış kişilerle, tiplerle buluşturup tanıştırır, onların önünde yeni ufuklar açar, duygu ve düşünce dünyalarını zenginleştirir. Dil millîdir. O itibarla sanat seviyesine ulaşmış dil ürünü her yazı ve söylenen her söz millî bir ruh, millî bir yapı ve millî bir karakter taşımalıdır.

           Edebiyat elbet her şeyden önce bir dil sanatı, bir kelime sanatıdır. Onun malzemesi dildir. O bakımdan edebiyatı, okuyup yazmayı meslek edinmiş bir sanatçı, yani edebiyatçı, kullandığı malzemeyi iyi tanımak ve elbet çok iyi kullanmak zorundadır. Çünkü o, her türlü duygu ve düşüncesini, ancak dil vasıtasıyla anlatabilir. Başarısı her şeyden önce buna bağlıdır. O itibarla, yazdıklarının okunmasını ve kalıcı olmasını isteyen bir sanatçı, bir yazar ya da şair, halkın konuştuğu ve anladığı dille yazmayı tercih etmelidir. Farklı ve yeni bir dil kullanacağım diyerek birtakım yapma ve uydurma kelimelerden uzak durmalı, yapısı bozulmuş, sonu başı belirsiz cümleye benzer ifadelere pek fazla itibar etmemeli, dili anlamını ancak kendisinin bilebileceği mecazlara, sembollere, söz ve anlam sanatlarına boğmamalıdır. Kendi insanının kültüründen kopuk, onun duygu ve düşünce dünyasına yabancı kimi şair ve yazarlar, maalesef zamanla onun diline de yabancılaşabiliyor, anlamı kapalı, anlaşılması zor ifadeler kullanıyor ve bunu yenilik sanıyorlar. Oysa malzemesi dl olan bir sanatçı, şair, romancı vb. dilde karmaşa yaratmaz, yaratmamalıdır; tam tersine dili işlemenin, güzelleştirmenin yollarını aramalıdır. Bu hem onun zevkle okunmasını sağlar, hem de ortak dilin gelişmesine hizmet eder. Edebiyat ve şiir dili elbet özel bir dildir, şahsi bir dildir, ama yapma, uydurma bir dil de değildir. Sanatçı onu konuşulan günlük dilin içinden ihtiyacına göre seçtiği kelimelerle kendisi kurar ve kullanır. 

        Öte yandan kendi köklerinden beslenmeyen bir edebiyatın da uzun ömürlü ve kalıcı olma şansı pek yoktur. Bizim aydınlarımız yaklaşık iki asırdır özellikle sanat ve edebiyatta yenilik yapmak arayışı içinde Batı’yı taklit yarışına girmişlerdir. Her nesil bir önceki nesle göre bu taklidin boyutunu daha ileri götürmekle övünmüş durmuştur. Bu arayış maalesef hâlâ sürmektedir. Oysa bir sanat eseri önce millî olmalı, yerli ve millî bir karakter taşımalı, millî hayatı yansıtmalı, taklitten uzak durmalıdır. Bunun için de geleneksel birikimden ve millî kültürden beslenmelidir. Sanat elbette sanat için yapılmalıdır. Ama bu, sanatın toplumun hiçbir meselesi ile ilgilenmeyeceği anlamına da gelmez.  Bir güzellik anlayışı ve bir estetik endişe ile vücut bulmuş her sanat eseri, bu haliyle zaten hem sanata, hem topluma hizmet etmiş olur. Öte yandan yeni ve özgün olmanın ölçüsü sadece eskiye benzememek olamaz. Eğer bir sanat eseri güzel ve başarılı ise, bir estetik zevk ve güzellik endişesi ile ortaya çıkmışsa, o aynı zamanda yenidir de. Edebiyatın ve sanatın ideolojik ve politik meselelere fazla bulaşmaması, bir propaganda aracı yapılmaması da beklenir. Edebiyat alanında çalışan bir ilim adamı,  bir araştırmacı geniş ufuklu olmalı, kendisini dar bir alana sıkıştırmamalıdır. Edebiyat nesnesi insan olan geniş bir alan, uçsuz bucaksız bir ummandır. İnsanların farklı karakterleri, psikolojileri, duygu ve düşünce dünyaları, arzu ve istekleri ve bir sosyal çevreleri vardır. Yani insan yalnız doğuştan getirdiği unsurların değil, çevresinden aldıklarıyla da var olan, sürekli değişen ve gelişen dinamik bir varlıktır. İnsana ait bütün bu özellikler içinde yaşadığı toplumda oluşan edebî metinlere bir şekilde mutlaka yansır. Bu da edebî metinlerle ilgilenen her edebiyatçının, her şair ve yazarın edebiyat tarihi, edebî teori ve edebî eleştiri yanında sosyoloji, felsefe, estetik, tarih, sanat tarihi, siyaset vb. alanlarda da bilgi sahibi olmasını gerektirir. Hatta bu da yetmez; o geçmişte yazılanları, hatıraları, biyografileri de en detaylı bir şekilde okumak ve bilmek zorundadır. Nurullah Ataç, “Bir edebiyatçı 24 saat edebiyat düşünmeli.” der. Evet, bir edebiyatçı sürekli kendini yenileyecek, günümüzdeki edebî gelişmeleri takip ettiği kadar, divan edebiyatını, halk şiirini, Tanzimat sonrasında Batı tesirinde gelişen bütün edebî hareketleri de okuyacak ve bilecektir. Eskilerin dediği gibi okuyup öğrenmeden âlim, yazmadan da kâtip olunamaz. Eleştirmek ve karşı çıkmak, eski ile yeniyi, güzel ile çirkini ayırmak için de bilmek lâzımdır.

          Bir dili geliştiren, geliştirmesi gereken en başta şiir ve edebiyattır. Millî kültürü nesiller arasında aktaran dil, elbet önce kültürün en canlı ve en aktif unsurlarından olan edebiyat sayesinde gelişecektir. Edebiyat dilin en güzel, en kusursuz bir şekilde kullanıldığı, daha doğrusu kullanılması gereken bir sanattır. Öte yandan konuşulan, yaşayan canlı Türkçe ile yapılan bir edebiyat, yalnız dilde birliğin sağlanmasına hizmet etmez. Eğer yazı ve edebiyat dilinde birlik sağlanırsa, bu millî birliği de kuvvetlendirir. Geçmişle bağlarını koparan bir edebiyat, kalıcı ve uzun ömürlü olma şansını daha baştan kaybetmiş demektir. Dilde ve kültürde geleneğe bağlı ve saygılı olmak,  yeniliğe karşı olmak değildir. Önemli olan geçmişten ilham alarak yeninin en güzel, en kalıcı örneklerini ortaya koyabilmektir. Sanatçı geçmişle gelecek arasında sağlam köprüler kurmak suretiyle nesilleri birbirine bağlayan insandır. O, ilhamını geçmişten, gelenekten alır ve yazdıkları ile yeni nesillerin ufkunu açar, daha ileri hamleler yapmaları için onlara özgüven ve cesaret verir.  Geleneğe onun için bağlıdır, bağlı olmalıdır. Asıl tehlike, o bağın kopması ile ortaya çıkar; ortalığı köksüz, cılız, zayıf sanat eserleri doldurur. Bunlar da birtakım moda hareketler gibi gelip geçici olurlar, kalıcı ve uzun ömürlü olamazlar, temelsiz duvar gibi kısa sürede çöküp giderler. 16.yüzyılın ünlü şairi Fuzulî, Türkçe Divanı’nın önsözünde, gelenekten beslenmeyen bir şiiri temelsiz duvara benzetmek suretiyle daha o zamanlar bu duruma işaret etmiştir. Dallar arasında gölgede kalan filizler yeteri kadar güneş alamadıkları için gelişemezler, meyveleri de yamuk yumuk olur. Geleneğin getirdiği değerler de, faydalanmasını bilen bir sanatçı ve edebiyatçı için güneş vazifesi görür, onun sanatını olgunlaştırır, geliştirir ve zenginleştirir.   

Yazarın Yazıları
EĞİTİM, YİNE EĞİTİM22 Mayıs 2020 TANZİMAT VE SONRASI GELİŞMELER (2)11 Mayıs 2020 TANZİMAT VE SONRASI GELİŞMELER (1) 27 Nisan 2020 ELBET BATILILAŞMALIYIZ, AMA NASIL?13 Nisan 2020 AYDIN KAVRAMI ÜSTÜNE30 Mart 2020 DÜNYA NEREYE GİDİYOR?22 Mart 2020 İNSAN, AKIL VE DUYGU ÜSTÜNE 11 Mart 2020 BİLGİNİN VE TECRÜBENİN ÖNEMİ02 Mart 2020 EĞİTİM, BİLGİ VE ÇALIŞMA12 Şubat 2020 MÛSİKİMİZ VE TÜRKÜLERİMİZ 05 Şubat 2020
ANA SAYFA YAZARLAR GÜNCEL EKONOMİ SİYASET SPOR GALERİ WEB TV İLETİŞİM