Prof. Dr. İsrafil BALCI

Şiî Fanatizminin Alternatifi Sünni Fanatizmi mi?

İranlı komutan Kasım Süleymanî ve bir gurup arkadaşının ABD tarafından öldürülmesi üzerine sergilenen tablo, mezhep ayrılığının Müslümanları getirdiği nokta açısından adeta ibretlik ders niteliğindedir. İsmi geçen zat ve ekibi Orta Doğu’nun kan gölüne dönmesinin en önemli aktörlerindendi. Meslekleri kan dökmek ve insan öldürmekti. Mezhep ayrılığı üzerinden bölünmeyi daha da derinleştirirken acı, kan, çile ve göz yaşından başka bir şey bırakmadılar arkalarında. Sonunda “su testisi suyolunda kırılır” misali kendileri de kurbanlarının kaderini yaşadı ve öldürüldüler.

Buraya kadar sanırım birçok kişiyle hemfikiriz. Bundan sonra söyleyeceklerim ise Müslümanların hazin durumunu gözler önüne sermesi bakımından oldukça manidar. Özellikle de fanatizm ve parçalanmışlık açısından iç yakıcı bir tabloyu yansıtır nitelikte.

Neden mi?

Öldürülen İslâm’ın alt kollarından birisine mensup Şiî Müslüman, yani beğenseniz de beğenmeseniz de kimliği Müslüman!

Öldüren yine Orta Doğuyu kan gölüne çeviren ABD.

Sevinen ise Sünni Müslümanlar, ABD ve İsrail.

Deyim yerindeyse kimin eli kimin cebinde belli değil. Adeta at izi it izine karışmış durumda. Özellikle de Müslümanların önemli bir kısmıyla İsrail ve ABD’nin aynı noktada birleşmeleri ve ortak sevince gark olmaları hayli anlamlı. Neredeyse ABD’ye rahmet okuyanlar çıktı. Onları ABD ile aynı noktaya getiren amil hiç şüphesiz ki, mezhep fanatizmi ve ayrılığından başka bir şey değil.

Sözü edilen zalim celladın yaptıklarından dolayı öldürülmesine sevinenler kendileri için haklı gerekçeler dillendirebilir, ancak bir zalimi öldüren bir başka zalimle aynı safta koro tutmak bir Müslümana ne derece yakışır, takdiri sizin. Oysa ayette de ifade edildiği üzere, “İşledikleri suçlardan dolayı zalimlerin bir kısmını bir kısmına böyle musallat ederiz” (En’âm 6/129) fehvasınca hareket edilebilir.

Konuyla ilgili çok şey söylendi, yazıldı ve çizildi. En ilginci ise henüz yarıya Şiî olduklarını fark edemeyen yerli Sünnicilerin tutumuydu. Zihinlerindeki mezhep fanatikliği yüzünden Şîa’ya saldıracağım diye adeta öfke kustular, “İşte İran budur” gibi genellemeler yaptılar. Lanet ve beddualarla adeta fanatizmin zirvesine çıkıp ABD’ye alkış tuttular. Oysa İran’ı 1925’e kadar Türkler yönetti. Üstelik Şiîliği de Safeviler resmileştirdi. Keza bu Şiîlikten Anadolu İslâm’ı da belli ölçüde nasiplenmiş, ancak henüz fark edilmiş değildir.

Anadolu İslâm kültürünün mayasından ciddi oranda Şiî tonların olduğunu yeri gelmişken hatırlatalım. Ancak başlı başına ele alınacak bir konu olduğu için şimdilik detaya girmeyeceğim. Şu kadar söyleyeyim ki, Anadolu İslâm kültürü Şîa’nın Ehl-i Beyt’le ilgili bütün romantik yorumlarını olduğu gibi almış, üzerine Sünni geleneğin kutsallaştırdığı tarihi ve isimleri de ekleyip yoluna devam etmiştir. Bu yüzden biz Şîa’nın mitolojik kahramana dönüştürdüğü Hz. Ali portresini pek hazzederiz. Keza onsuz asla yapamayız, biz Hz. Ebû Bekir ve Hz. Ömer’siz de yapamayız. Ancak Şîa son ikisini ve onların yolundan gidenleri kâfir sayar ve lanetler. Biz ise hepsini kabul ederiz. Ancak bu kabulün içinde aynı ezoterik ve romantik yorumların harmanlandığını hatırlatalım. Bu arada kast ettiğim isimler değil, o isimler üzerinden her iki tarafın romantik zihin dünyası. Elbette ki, ismi geçen sahabenin her birisi bizim için baş tacı.

Bir başka ilginç nokta ise, sekter Sünniciler veryansın ederken Hamas’ın lideri İsmail Haniye’nin Süleymani’yi “Kudüs şehidi” ilan etmesiydi. Aynı şekilde Şiî lider Ayetullah Ali Hamaney de “Yaşayan şehit” dedi. Burada Sünni ile Şiî aynı noktada buluşurken, Sünni ile Sünni ayrışmış oldu ve birisinin şehit dediğine diğeri lanetler yağdırıp adeta öfke kustu. Oysa ölünün arkasından gevezelik yapmak ve çirkin söylem kullanmak bir Müslümana yakışmaz. Demek ki değerlendirmeler dini hassasiyetlerden daha çok insanların baktıkları pencereye göre değişebiliyor. Bize kalan ise asırların kanayan yarası tefrika miras. Bu bakış açısıyla düzelmesi ise hayalden de öte.

Diğer yandan aynı zihnin “İslâm birliği” gibi meşum naralar atması veya böyle bir hayalle duyar kasması ise hakikaten anlaşılır gibi değil. Şayet bu tablodan birlik, beraberlik ve müminlerin geleceği adına olumlu bir emare görebiliyorsanız ben de görüyorum.

Bilinmeli ki, Resulüllah zamanında sadece İslâm ve Müslümanlar vardı. Ashaptan hiçbirisi Sünni veya Şiî değildi. Resulüllah’tan çok kısa süre sonra başlayan iktidar kavgaları müminleri böldü, parçaladı ve fırkalara ayırdı. Daha sonradan kategorik Müslüman tanımlamaları iktidarlar eliyle resmileştirildi. Oysa “Ben Müslümanım diyenden daha güzel sözlü kim olabilir?” (Fussilet 41/33) ayeti gereği, bir müminin başka bir etikete ihtiyacı mı vardır? Vahyin tanımlaması niçin kâfi gelmez?

Son olarak şunu da ifade edeyim ki, kimse Allah’ın dininin temsilcisi veya kadrolu elemanı değil. Dile getirilen kategorik ayrımların tamamı yorumdan ibarettir. Bu yüzden hiç kimse hakikat tekelciliği yapamaz. İslâm’ın Sünnîsi Şiî’si olamayacağı gibi Müslümanın da başka bir etikete veya tanımlamaya ihtiyacı yoktur.

 

Yazarın Yazıları
Corona’dan Felaket ve Helak Senaryoları Üretme09 Nisan 2020 Unutulan İslâmî İlke İstişare24 Şubat 2020 Kudüs İlk Kıble mi?31 Ocak 2020 Şiî Fanatizminin Alternatifi Sünni Fanatizmi mi?08 Ocak 2020 Müsriflik denizinde dindar kasıntılar04 Aralık 2019 DİN ADAMI TANIMLAMASI23 Kasım 2019 Hz. Peygamber’in Zeyneb’le Evliliği; İddia ve Polemikler01 Ekim 2019 Hz. Peygamber'in Cenazesini 17 Kişinin Kıldığı İddiası16 Eylül 2019 Kanayan Yara Kerbelâ09 Eylül 2019 Kurban, Kan ve Bayram10 Ağustos 2019
ANA SAYFA YAZARLAR GÜNCEL EKONOMİ SİYASET SPOR GALERİ WEB TV İLETİŞİM