Prof. Dr. Mustafa ÖZBALCI

EDEBİYATIMIZ VE DİVAN ŞİİRİ

illet olma seviyesine erişmiş bütün toplumların kendi dili, tarihi ve kültürü etrafında ortaya çıkan ve milletle beraber gelişip serpilen bir edebiyatı da vardır. Her milletin edebiyatı, o milletin duygu, düşünce, hayâl ve heyecanlarını, yine o milletin dili ile etkili bir şekilde anlatan ve onları gelecek nesillere aktaran, böylece nesilleri birbirine bağlayan bir sanattır. Milletin sosyal hayatında, dilinde ve kültüründe meydana gelen değişikliklerin tabii bir sonucu olarak her edebiyat kendi şartları içinde bir süreklilik ve bütünlük gösterir. Bu anlamda bizim edebiyatımız da elbet bir bütündür. Onu öyle anlamamız, öyle öğrenmemiz ve öyle öğretmemiz gerekir.İslâmiyet öncesi veya sonrası Türk edebiyatı, Batı etkisinde gelişen Türk edebiyatı şeklinde yapılan ayırımlar; eski edebiyat, yeni edebiyat, halk edebiyatı, Tanzimat edebiyatı vb. adlandırmalar, sadece öğrenmeyi ve öğretmeyi kolaylaştırmak, sosyal hayatta, dilde ve kültürde zaman içinde ortaya çıkan ve edebiyata da yansıyan değişiklikleri görüp göstermek için yapılmış tasnif denemelerinden başka bir şey değidir.Bunlar farklı zaman ve mekânlarda ortaya çıkmış olsalar da, netice itibariyle hepsi bizim zevkimizin, dilimizin, Türkçe’mizin vücut verdiği verimlerdir ve tarih boyunca uzayıp giden bir devam zincirinin önemli bir halkası, bir bütünün ayrılmaz parçalarıdır. Sürekliliği ve bütünlüğü bozan da bu ayrıştırmalar ve adlandırmalar değildir. Bunlar doğrudur. Yanlış olan Halk şiirini göklere çıkarırken, Divan şiirini hor görmek, kötülemek ya da bunun tersini düşünmek, Eski Türk Edebiyatını (yaygın adıyla Divan Edebiyatı) överken Yeni Türk Edebiyatını kötülemek veya aksini düşünmektir. Bunların hepsi bizimdir. Bu anlayışla ele alınmalı, bir bütünlük anlayışı içinde öğrenilmeli ve öğretilmelidir.  Zevkler ve renkler tartışılamayacağına göre, başkalarının hakkına ve zevkine saygı göstermek şartıyla herkes istediği edebiyat ve şiir anlayışını benimser, sever ve okur. Bu onun en tabii hakkıdır.

      

      Hiçbir edebî oluşum, akım ya da hareket, bir anda ortaya çıkmaz, çıkamaz. Tanpınar’ın dediği gibi gerçek anlamda bir sanat karakteri gösteren, estetik bir değer taşıyan her edebî oluşumun tarihî, sosyal ve siyasî bir arka plânı, bir geçmişi mutlaka vardır. Tanzimat öncesi edebiyatımızı (Divan Edebiyatını) “eski” diye nitelememizin sebebi, bir tasnif ve kategorize etme, bir kolay öğrenme ve öğretme gayretinin sonucudur. Bu nitelemenin nesiller arasında tabii olarak ortaya çıkan dil ve kültür farklarını gösterip doğru öğretmenin ve öğrenmenin, iki devir arasında bir karşılaştırma imkânı yaratmanın ötesinde hiçbir anlamı yoktur, olmamalıdır. Eski dediğimiz o edebiyat, aslında bizim hiç eskimeyen klâsiğimizdir. Bir şiir,  bir sanat ve edebiyat akımını kendi dönemi içindeki başka akımlarla, şiir, sanat ve edebiyatlarla kıyaslamak ve değerlendirmek lâzımdır. Bu takdirde görülecektir ki, şiir ağırlıklı olmak üzere Divan Edebiyatı (Eski Türk Edebiyatı)kendi devrinde zirveye ulaşmış bir edebiyattır, en önlerdedir. Bu edebiyatı, bu şiiri sanki müzelik bir eşya imiş gibi bir köşeye itmek ve unutmak doğru değildir. Bugün az sayıda meraklının ve araştırmacının dışında arayıp soranı pek kalmamıştır. Yeni nesiller onu hiç tanımıyor, okumuyor ve bilmiyor. Dolayısıyla da sevmiyorlar, çünkü sevmeyi değil, nefret etmeyi öğrendiler. Bilmedikleri, tanımadıkları için onu sevmemeleri ve uzak durmaları gayet tabiidir. Bir kısım insanımız da dili eski olduğu için onu anlamadığı bahanesine sığınır. Onlar da haklıdırlar. Çünkü biz, ortaöğretim boyunca onlara bir yabancı dil öğretmeye çalıştık (öğretebildiğimiz de söylenemez elbet), ama Divan şiirini anlamaları için ihtiyaç duyacakları birkaç yüz kelimeyi öğretmekten nedense hep uzak durduk. Böylece onlar, geleneksel kültürümüzün çok önemli bir kısmına yabacı kaldılar, öyle yetiştirildiler. Onun Fars ve Arap edebiyatlarının taklidi olduğunu söyleyenler de olmuştur, bugün de vardır. Peki, Tanzimat’tan sonra gelişen ve “yeni edebiyat” diye adlandırdığımız edebiyatımız taklit kokmuyor mu? O da Batı tesirinde, özellikle de Fransız edebiyatının gölgesinde kurulup gelişmedi mi? Yaklaşık iki asırdır sanat ve edebiyatta yenilik adına her şeyi Batı’dan, özellikle de Fransa’dan taşımıyor muyuz? Tanzimat nesli Türk edebiyatını geleneğinden uzaklaştırmak, kökünden koparmak ve onu başka bir geleneğe bağlamak için büyük bir gayret göstermiştir. Başarılı da olmuşlardır. Bir sonraki nesil olan Servet-i Fünuncular, onların bu gayretini yeterli bulmadılar, eskiye hücumda daha da ileriye gittiler ve Tanzimat’la batıya aralanan kapıyı ardına kadar açtılar. Peki, divan şiirinin en çok eleştirdikleri mücerret (soyut) olmak, gerçek hayattan uzak durmak, klişe bir hayâl ve duygu dünyasının dışına çıkamamak gibi zaaflarından kendileri kurtulabildiler mi? Hayır, kurtulamadılar. Onlar da çok az istisna dışında hep bir hayâl âleminde yaşadılar; hatta huzur bulmayı ümit ettikleri bir hayatı uzak iklimlerde ve yabancı mekânlarda aradılar. Onların yarattığı şiir dili ise, divan şairlerinin ve hatta Tanzimatçılarının diline ancak rahmet okutur. Bugün, sahanın uzmanları dışında o devrin Namık Kemâl, Abdülhak Hamit, Tevfik Fikret gibi önde gelen şairlerini okuyup anlamak, Fuzulî, Bâki ve Nedim’i okuyup anlamaktan daha kolay değildir. Demek ki onlar da “eski”diler ve yerlerini daha sonra gelenlere bıraktılar. Bunun böyle olması da gayet tabiidir. Zira sanat ve edebiyat hareketleri zamana ve içinde meydana geldikleri toplumun dil, kültür ve sanat anlayışına göre şekillenirler, şair ve yazarlara da bilinen kimliklerini kendi devirlerinin şartları kazandırır. Dolayısıyla eskiyen edebiyat değildir. O sadece devre ve şartlara göre değişerek yenileşir ve gelişir. O sebeple her devri kendi şartları çerçevesinde değerlendirmek gerekir. Varılan sonuçlar ancak bu takdirde ilmî ve isabetli olur. Franz Kafka, “en iyiyi ararken, iyiyi kaybediyoruz.” der. Bir bakıma biz işte bu durma düşmüş bir milletiz. Tanzimat’tan bu yana hep bir “yeni”nin peşindeyiz. Ne biçim bir şeyse bu yeni ve nerede saklanıyorsa ona bir türlü ulaşamadık. Aslında bizim yeni dediğimiz ve aradığımız bu edebiyat, Necip Fazıl’ın deyişi ile “taklitte bile beceriksiz” bir edebiyattır. Bugün hâlâ bu beceriksizliğin, bu adını bir türlü koyamadığımız yeniliğin peşinden sürükleniyor, hep kökleri uzak ve yabancı diyarlarda olan fideler yetiştirmeye çalışıyoruz. Onlar da daha meyveye durmadan solup gidiyorlar. Bu yüzden de her alanda olduğu gibi sanat ve edebiyatta da eski-yeni tartışmalarından ve kavgalarından bir türlü kurtulamıyoruz. Sanki kendimiz olmaktan, kendi değerlerimizle var olmaktan korkuyoruz.

    

           Divan edebiyatı bizin bin yıllık kültür birikimimizin bir ifadesi, imparatorluğumuzun ve muhteşem medeniyetimizin sesi ve en canlı unsurudur. Bu edebiyatın temeli şiirdir. Bu devirde nesir pek işlenmemiştir. Devrin hikâye ve romanları sayılabilecek mesneviler bile, -bunlara gerçek anlamda pek şiir denilemese de-, şiirin imkân ve ölçüleri içinde yazılmış metinlerdir. Bu da bize bu devirde şiirin bütün edebiyata galebe çaldığını, bütün edebiyatın kendini şiirle ifade ettiğini göstermektedir. O sebeple günümüz şairlerinin, hikâye ve roman yazarlarının divan edebiyatını da çok iyi okumaları ve bilmeleri gerekir. Onların sanatını besleyecek ilk kaynak önce bu olmalıdır. Sonra halk edebiyatımız, metot, teknik ve yeni gelişmeler bakımından da en son Batı edebiyatları gelir. Kalıcı, sağlam yapılı eserler ancak böyle ortaya çıkabilir.  Eğer bir yeniden söz ediliyorsa, bir eski de var demektir. Tanpınar her yenide mutlaka eskiye bakan bir taraf olduğunu söyler.  Her sanat gibi edebiyatın da gelenekle bağını kopardınız mı, ortada doğru dürüst ne sanat kalır, ne edebiyat. Bunların kökleri gerilerdedir, geçmiştedir; beslendikleri asıl kaynak, gelenektir. Onlar, tarihî süreç içinde, yine Tanpınar’ın deyişiyle, “değişerek gelişen, gelişerek değişen” ve bugüne ulaşan değerlerdir.  Sanat ve edebiyat dünyasında, “Benim geçmişle, gelenekle hiçbir bağım yok, onlardan bir iz, bir işaret taşımıyorum, ben bir anda ortaya çıktım ve geliştim.” demek mümkün değildir. Böyle bir iddia ile ortaya çıkanlar da uzun ömürlü olamazlar, yerlerini en kısa zamanda  “ben daha yeniyim” diyen bir başkasına terk ederler. Geleneği dikkate almak onu taklit etmek de değildir; yeni olanı ustaca o zemine oturtabilmektir. Ancak bunu başaranlar usta ve büyük sanatkâr olabiliyorlar, yazdıkları da kalıcı oluyor. Çünkü onlar gelenekten neyin ne ölçüde alınabileceğini iyi biliyor ve onu alıyorlar. Başarılarının sırrı da buradadır. Bunu bizde Yahya Kemâl büyük bir ustalıkla başarmıştır. Bugün geleneğe bağlı Türk şiirinin en büyük şairi olarak dimdik ayakta duruyor. O, şüphesiz bir divan şairi değildir, ama şiiri divan şiirinden çok şeyler taşımaktadır. Batı şiirini de çok iyi bilen, oradaki gelişmeleri de yakından takip eden Yahya Kemâl, eski şiire körü körüne karşı çıkmak, onu kötülemek yerine, Batı şiirinden aldıklarıyla divan şiirinin uygun taraflarını aynı potada eriterek yepyeni bir senteze ulaşmış, böylece kendi şiirinin yıkılmaz duvarlarını yükseltmiştir.  Unutulmaz oluşunun, büyük şair olmasının sırrı da buradan gelir.

                                                                     ***

        Divan şiirinin en büyük uzmanlarından biri olan rahmetli Prof. Ali Nihat Tarlan Hocaya göre, bu şiire savaş açan Tanzimat ve Servet-i fünun dönemi şair ve yazarlarının eserleri, çok gariptir, bugün pek okunmuyorlar, unutulup gittiler, ama bazı büyük divan şairlerinin adı hâlâ dillerde dolaşıyor. Çünkü divan şiiri yapısı, malzemenin işlenişi ve ruh itibarlıyla tamamen Türkün öz malıdır. Ona göre, başka dillerin kelime ve terkipleri bir dile girebilir. Bunlar şekilden başka bir şey değildir. Bir millet ne kadar istese de kendi iç benliğinden sıyrılamaz. Bu ilmem mümkün değildir. Arapça ve Farsça kelimeleri çok fazla kullanan Nef’î ruh itibariyle hâlis bir Hasankale Türküdür. Ancak şeklin altındaki ruhu sezebilmek lâzımdır. Bunu sezemeyecek kadar millî ruhlarını benimsemeyenler ve tanımayanlar hiç olmazsa susmalıdırlar. Sanat ruhî bir deşarj (boşalma, rahatlama, hafifleme)  işi olduğuna göre, bu sanatkârlar her insan gibi tabiat,  insan, ruh ve fikir güzelliğini duymuşlar ve bunlara,  o günün şartlarına uygun biçimde kendi düşünce ve mizaçlarına göre bir şekil vermişlerdir. Büyük sanatkâr eserine ruhunu verir. Ne kadar anonim bir âlemde dolaşsa da kendi benliğini açık bir şekilde mutlaka gösterir. Bunun içindir ki büyük şairlerimizden hiçbirinin benzerini İran edebiyatında bulamayız. Bütün eserlerinde bu kadar devamlı bir ruh hususiyeti gösteren bir sanatkâr, kendini, dolayısıyla orijinalitesini bulmuş demektir.(Bkz. Edebiyat Meseleleri, Ötüken Yay.,İstanbul 1981).

         Son olarak Nurullah Ataç’tan da bir alıntı yapalım. Türkçe’nin ve yeni Türk şiirinin en büyük savunucularında olan Ataç, bu konuda özetle şunları söylüyor: Aruz Türkçeden hece veznini kaldıramadığı gibi hece vezni ile serbest nazım da aruzu kaldıramıyor. Bunun birkaç sebebi var: Bir kere aruz dilimizde çok eskidir, bin yıllık Türkçe metinlerde onu buluyoruz. Artık nasıl dilimiz varır da aruz millî değildir diyebiliriz? Nereden, kimden almış olursak olalım, bin yıldır onu kendimize mal etmişiz, benimsemişiz. Geçmişten kalan bütün kitapları kapatamayız; onları ne zaman açıp okusak, gene aruzla yazmak hevesi içimizde elbet uyanacaktır. Ama aruzun bir türlü bırakılamamasının asıl sebebi bence bu değildir. Türk şairleri aruzu işlemişlerdir, aruzla çok ahenkli şiirler yazmışlardır. Asıl büyük şiirimiz aruzla yazılmıştır. Dilimiz, zevkimiz ne kadar değişirse değişsin Fuzuli’nin, Nedim’in, Galip’in daima okunacağına inanıyorum. Çünkü onların şiiri güzeldir, büyüktür. Eski şiirimizi kendimiz de okumalı, çocuklarımıza da okutmalıyız. Dilimizi gerçekten öğrenmenin, tadına erip onunla güzel şekiller kurmak gücünü edinmenin başka yolu yoktur. Avrupa’dan gelen kitapları okumak için divanlarımızı kapattık. Avrupa’dan gelen kitapları okumasak olmazdı; onlar bize kafamız için gerekli bir azık getiriyorlardı. Ama divanları kapatmak zorunda değildik; onlar da bize dilimizi öğretirlerdi.  Saz şairlerimizin şiirlerini okumalıyız, ama divan şiirini de bırakamayız. Bize dilimizi asıl onlar öğretecek, tadına asıl onlar erdirecektir. Fuzuli’nin ve Baki’nin gazellerini okurken o Arpça ve Farsça sözlerin altında Türkçenin tatlı sesini duymuyor musunuz? Divan şairlerimizin Arapça ve Farsçadan aldıkları sözler, onların dillerini Türkçe olmaktan çıkarmamıştır. O sözler birer yabancıdır, ama salınıp gezdikleri bahçenin toprağı buram buram Türkçe kokar, Türk kokar. (Bkz. Günlerin Getirdiği, Varlık Yay.,İstanbul 1967).

      Ataç söylenecek her şeyi söylemiş. Başka söze gerek yok. Evet, geç de olsa, “eski şiirimizi kendimiz de okumalı, çocuklarımıza da okutmalıyız. Saz şairlerimizin şiirlerini okumalıyız, ama divan şiirini de bırakamayız. Bize dilimizi asıl onlar öğretecek, tadına asıl onlar erdirecektir.”

Yazarın Yazıları
EĞİTİM, YİNE EĞİTİM22 Mayıs 2020 TANZİMAT VE SONRASI GELİŞMELER (2)11 Mayıs 2020 TANZİMAT VE SONRASI GELİŞMELER (1) 27 Nisan 2020 ELBET BATILILAŞMALIYIZ, AMA NASIL?13 Nisan 2020 AYDIN KAVRAMI ÜSTÜNE30 Mart 2020 DÜNYA NEREYE GİDİYOR?22 Mart 2020 İNSAN, AKIL VE DUYGU ÜSTÜNE 11 Mart 2020 BİLGİNİN VE TECRÜBENİN ÖNEMİ02 Mart 2020 EĞİTİM, BİLGİ VE ÇALIŞMA12 Şubat 2020 MÛSİKİMİZ VE TÜRKÜLERİMİZ 05 Şubat 2020
ANA SAYFA YAZARLAR GÜNCEL EKONOMİ SİYASET SPOR GALERİ WEB TV İLETİŞİM