Prof. Dr. Mustafa ÖZBALCI

MÛSİKİMİZ VE TÜRKÜLERİMİZ

 İşitme duyumuza (kulak)seslenen ve malzemesi ses olan musiki, bir milletin seslere emanet ettiği bir kültürdür ve edebiyat gibi fonetik (sesle ilgili) bir güzel sanat dalıdır. Musikiyi duyguların dili olarak tanımlayanlar da vardır. Sözgelimi, ünlü Rus romancı Tolstoy’a göre duygulara ulaşmanın en kestirme yolu musikidir. Fransız felsefeci ve eğitimci Alain de, musikinin “uzaktan uzağa konuşulan dil” olduğunu söyler.  Ona göre bu dil,  ahengini her zaman ve her ortamda konuşma dilinin ahenginden alır; uzaktan daha iyi anlaşılsın diye de bu ahenk daha saf, daha sade bir şekle bürünür. Daha ziyade çocuklar için yazdığı masallarla tanınmış Danimarkalı edebiyatçı Hans Christian Andersen’e göre ise, “Kelimelerin başarısız olduğu yerde musiki konuşur.” Değerli müzik adamımız, bestekâr, udî ve ses sanatçısı Çinuçen Tanrıkorur’a göre de, “Musiki, her milletin kendi öz kültüründe şekillenen bir duygu-düşünce, bu kültürün tarih, inanç ve geleneklerini anlatan kendi mantık, estetik ve semantiği içinde konuştuğu bir dil” dir. Musiki ile uğraşan sanatçılar, musikişinaslar,  müzisyenler ve kompozitörler, çeşitli sesler arasında kurdukları uyumla kulağımıza hoş gelen, duygularımızı yumuşatan, içimizi ferahlatan ve bizi dinlendiren müzik parçaları, tatlı ve güzel nağmeler, şarkılar ve türküler meydana getirirler. Bunlara “bestekâr,” yaptıklarına da “beste” denir. Bazı bestelerinin sözlerini (güfte) kendisi yazan bestekârlar olduğu gibi, sadece başkalarının yazdığı şarkı sözlerini ya da şiirleri besteleyenler de vardır. Nitekim bugün zevkle dinlediğimiz, dillerden düşmeyen pek çok şarkı, ünlü şairlerimizin şiirlerden yapılmıştır. Edebiyatımızda şiirleri en çok bestelenen şairlerin en başında ise Yahya Kemâl gelir. Bunu şu iki sebeple açıklamak mümkündür:  Birincisi şekle, dile ve aruz veznine hâkim bir şair olan Yahya Kemâl’in şiirlerinin çok ahenkli ve musiki formuna uygun olmalarıdır. Bu da bestekârların işini büyük ölçüde kolaylaştıran bir unsurdur. İkincisi Yahya Kemâl’in Türk musikisini çok sevmesi ve ona verdiği değer ve önemdir. Münir Nurettin Selçuk ve Çinuçen Tanrıkorur başta olmak üzere, farklı bestekârlar tarafından 56 şiirine 107 beste yapılmıştır. Bazı şiirleri de değişik bestekârlar tarafından birkaç defa bestelenmiştir. Aslında onun şiirlerine yapılmış beste sayısının çok daha fazla olduğu (150 civarında) bilinir. Ancak elimizde yalnız bu 107 bestenin notaları bulunmaktadır. (Yusuf Ömürlü, Yahya Kemâl’in Bestelenmiş Şiirleri, İstanbul, 1999).

 

       Yahya Kemâl, sadece büyük bir şair değil, aynı zamanda bilgili, zengin kültürlü bir aydın,  hem doğu, hem Batı kültürünü çok iyi özümsemiş bir fikir ve düşünce adamı, bir entelektüel ve bir tarih filozofudur. Bunun içindir ki yalnız şiirleri ve öteki eserleri ile değil, etrafında halkalanan insanları doyumsuz sohbetleri ile de kendisine hayran bırakmıştır.  Onun kültür, duygu ve düşünce dünyasını zenginleştiren başlıca unsurlardan biri de, hiç şüphesiz teorik tarafına varıncaya kadar hakkında çok şey bildiği ve elbet çok sevdiği klâsik musikimizdir. Şiirleri başta olmak üzere, bütün eserlerinde klâsik musikimize geniş bir yer ayırmıştır. Itrî ve Eski Musiki adlı şiirlerinde olduğu gibi pek çok şiirinin ya doğrudan doğraya adı musiki ile ilgilidir ya da muhtevaları musiki ile ilgili ifade, deyim, terim ve motiflerle zenginleştirilmişlerdir. Edebiyat çevrelerinde olduğu kadar musiki çevrelerinde de ilgi görmesinin sebebi budur. Yahya Kemâl’e göre, milleti yapan, insanları ortak bir kimlik, bir millî birlik duygusu ve şuuru etrafında toplayan ve bir arada tutan değerler arasında, millî kültürün en önemli unsurlarından biri olan musikinin çok önemli bir yeri vardır. Milleti en iyi ifade eden sanat, musikidir. Milletimiz sevgisini, neşesini, aşkını, acısını, elemini, kederini, hicranını en iyi şekilde musikiyle, yani şarkılarımızla ifade etmiştir. “Eski İstanbul bir ut sesindedir.” diyen Yahya Kemâl’e göre, Osmanlı imparatorluğunu oluşturan farklı din, dil ve ırklara mensup insanları kuvvetle bir araya toplamış olması, musikinin edebiyata olan bir üstünlüğüdür. Musiki insanların ortak dilidir. Bu fonksiyonu ile de tıpkı dil ve din gibi birleştirici ve toplayıcıdır. Millî ruhun tam olarak ifade edilmesinde musikinin ön safta yer aldığına inanan Yahya Kemâl’e göre musikimiz, tıpkı mimarîmiz, şiirimiz, hat sanatımız gibi fevkalâde üstün bir eserdir ve millîdir. O, yeri geldikçe şiirlerinde ve nesirlerinde musikimizin ünlü bestekârlarından ve icracılarından da büyük bir hayranlıkla bahsetmiştir. Bilindiği üzere, eski büyük bestekârlarımızdan Zaharya Rum, Tambûrî İshak Yahûdî, Astik Ağa ise Ermeni asıllı Osmanlı vatandaşlarıdır. Yahya Kemâl “ben asıl onlara Türk derim” demektedir. Çünkü ona göre,  farklı din ve ırklara mensup insanları kuvvetle bir araya getiren en önemli faktörlerden birisi, onların besteleridir. “Bizim öz musikimizin piri” dediği Buhurizâde Itrî, ona göre bizi toplayan ve bir arada tutan bir dehâdır; “vatan üstünde esen hür bir rüzgâr,” bizi tarihimizin muhteşem sayfalarına alıp götüren, musikimizin ve tarihimizin verdiği hazzı bize birlikte yaşatan, “ses ve tel kudretiyle” bütün bir dünyaya hâkim olmuş bir bestekârdır. Itrî ile Beethoven’in dehâ derecelerinin aynı ayarda olduğunu söyleyen şaire göre, Itrî Mozart ve Bach’tan daha üstün bir sanatkârdır. Musikimiz onunla millileşmiştir. Musikimizi millî birliğin önemli bir ifade vasıtası hâline getiren Itrî olmuştur.  Musikimizde “anlı şanlı” bir devir yaratmış olan Hamâmîzâde İsmail Dede Efendi ise bizim dâhimizdir. Öyle ki eski musikimizi son kudretiyle parlatmış olan Dede Efendi ölünce, sanki ülkede muhteşem bir güneş batmıştır. Daha yenilerden Tambûrî Mesut Cemil (Tel) ise, ona göre, eski musikimizi ırsî bir yakınlıkla (Tambûrî Cemil Bey’in oğludur), derinden derine bilen, duyan, okuyan ve çalan bir sanatkârdır. Sağlığında şair olarak çok sevilen ve okunan bir şair olmasında, şiirlerini üstün bir sanatkâr kudretiyle bestelemiş ve icra etmiş olan Münir Nurettin Selçuk, Yahya Kemâl’in çok sevdiği bir dostu, yakın bir arkadaşıdır. Musikimize bir yenilik, farklı bir ses ve disiplin getirdiğine inandığı Münir Nurettin’in sesine ve sanatına büyük bir hayranlık duyar.   

 

     Ahmet Hamdi Tanpınar da, tıpkı hocası Yahya Kemâl gibi bütün eserlerinde, şiir, deneme, makale, hikâye ve romanlarında musiki ile ilgili ifade, söz ve kavramlara geniş yer ayıran bir sanatçıdır. Romanlarından birinin adı da Mahur Beste olan Tanpınar, özellikle Huzur’daroman kahramanları vasıtasıyla klâsik musikimizle ilgili önemli bilgiler aktarır, açıklama ve değerlendirmelerde bulunur, artık onun unutulmakta olmasından duyduğu büyük üzüntüyü de, romanın önde gelen karakterlerinden Mümtaz’ın ağzından şöyle dile getirir: “Dar muhitlerin dışında, eskilerden zevk alan gittikçe azalıyor. Biz galiba son halkayız.  Yarın bir Nedim, bir Nef’î, hatta bize o kadar çekici gelen eski musiki ebediyen yabancısı olacağımız şeyler arasına girecek.” Huzur, 1948’de önce Cumhuriyet gazetesinde tefrika edilmiş, kitap olarak ilk baskısı da 1949’da yapılmıştır. Aradan 71 yıl geçmiştir. Amatör koroların, bazı dernek ve belediyelerin katkıları ve çok özverili çalışmalarıyla olsa da, musikimiz  “ebediyen yabancısı olacağımız şeyler arasına” henüz girmedi. Tanpınar rahat uyuyabilir, “son halka” mensupları şimdilik görev başındalar. Ama yarınların ne getireceğini bilemeyiz. O sebeple, Tanpınar’ın bu dileğini dikkate almalı ve çocuklarımıza musikimizi öğretmeyi ihmal etmemeliyiz.  

 

     Bir denemesinde musikiyi duaya benzeten Tanpınar, bir başka denemesinde, gerçekte eski musikimizin bizim en öz sanatımız olduğunu söyler. Ona göre, Türk ruhu hiçbir sanatta bu kadar serbest surette kendi kendisi olmamış, bu kadar derin ve yüksek bir olgunluğa mutlak bir hamle ile erişmemiştir. Bugün Türk musikisi zevkinin memlekette yaşamakta olduğu bir gerçektir, ama bu zevkin günden güne mahiyetini değiştirdiği de bir başka gerçektir. Halkımız kötü esere, iyisini bulamadığı için yöneliyor; bu memleket iyiye, güzele, cins olana susuzdur. Kökü bizde olan ve semasındaki yıldızları kendi kanımızın cevheriyle yarattığımız musikimizin iyi taraflarını derhal benimsemek için de aynı susuzluk mevcuttur. Vaktiyle neşredilmiş olan eski musiki şâheserleri plâklarının bugün tek bir nüshası bile ortalıkta yoktur. Bunun sebepleri üzerinde dikkatle düşünmeli, halkın zevkini bu yanlışlıktan, bu sapkınlıktan kurtarmanın çarelerini arayıp bulmalıyız. Eski musikimiz bir medeniyetin zinde tarafının mahsulü, bugünkü mahsulleri ise içinden sıyrıldığımız bir âlemin çürümüş taraflarının son filizleridir. Birisi öbürünün yerini elbette tutamaz.   

 

       Eğer gerçekten cemiyetimizde bir musiki değişikliği yapıyorsak, muayyen bir zevk seviyesinde bulunan bir halk kitlesiyle bunu daha iyi ve daha kolay başarabiliriz. Bu faydasını bir tarafa bırakalım, bu sanat mazimizin önemli bir tarafıdır; onu tanımamız ve tanıtmamız lâzımdır. Bu musikinin iyi tarafıyla temas edip de ona hayran olmayan bir ecnebiyi bize gösterecek var mıdır? Bizi en iyi tarafımızdan temsil eden odur ve onu takdir edenler, yağlık, peştamal gibi küçük modadaki sanatlarımız için kullandıkları lügati derhal değiştiriyorlar ve kendi sanatlarından bahsederken aldıkları vaziyeti alıyorlar; küçük ve memnun bir hayret yerine Avrupalı’nın gözünde hayranlığın şimşeğini, ancak bazı mimarî eserlerimiz ve musikimiz karşısında görüyoruz. (Yaşadığım Gibi, İstanbul, 1970. s. 69, 73, 74, 75.)  

 

        Elbet bizim çok zengin bir folklorumuz ve türkü kültürümüz de vardır. Tarih boyunca halkımız aşk ve sevda üstüne hüzün dolu türküler yakmış, sevincini, elemini, kederini, her türlü derdini türkülere dökmüştür. O bakımdan, başta türkülerimiz olmak üzere bütün folklor ürünlerimiz, halk sanatlarımız ve halk şiirimiz de bizi ortak bir kimlik etrafında buluşturan ve millet olma seviyesine yükselten vazgeçilmez değerlerimizdir. Âşık Veysel’in, “Türk’üz, türkü çığırırız.” sözleri bunun bir ifadesidir. Tabii söz folklor ve türkülerden açılınca ilk akla gelen isimlerin başında Ahmet Kutsi Tecer gelir. Tecer, 1930 ve 40’lı yıllarda Anadolu’yu adım adım dolaşmış, türkülerimizin derlenmesine ve arşivlenmesine öncülük etmiş Anadolu sevdalısı bir halk adamı, değerli bir şair, çok çalışkan ve üretken bir folklor araştırmacısıdır. O, bizim millî müziğimizin ancak halk müziği ritimlerinden ve melodilerinden renk ve ilham alan genç kompozitörler marifetiyle kurulacağına inanıyor, bunun için en uygun kaynak olarak da halk türkülerimizi, özellikle de oyun havalarını benimsiyor, o sebeple de bu yoldaki görüşleri ve çalışmaları paylaşıyor ve destekliyordu. Sivas yöresinde yaptığı çalışmalar sırasında yakından tanıdığı halk türküleri sanatçısı Muzaffer Sarısözen’i bu maksatla daha sonra Ankara’ya getirtmiş ve Ankara Devlet Konservatuarı Folklor Arşivi’nin başına getirilmesini, ayrıca Radyo’da görevlendirilmesini de sağlamıştır. Böylece halk müziğimizle ilgili çalışmalara daha düzenli, daha hızlı ve daha ilmî bir mahiyet kazandırdığı gibi, konservatuvarda Batı müziğinin yanında ilk defa halk müziğimize, türkülerimize de yer verilmesinin yolunu açmıştır. Televizyon öncesi dönemlerde radyolarımızda uzun yıllar Yurttan Sesler korosu şefi olarak bize türkülerimizi büyük bir zevkle dinleten Muzaffer Sarısözen’in elinden tutup desteklemesinin sebebi de budur. Onlara da minnet ve şükran borcumuz vardır. Ruhları şad olsun.          

 

     1980 darbesinden sonra aktif siyaseti bırakarak ömrünün son yıllarını (öl. 10 Ekim 2013) hep okuyarak ve yazarak geçirmiş, siyasi hayatında olduğu kadar yazıları sohbetleri ve konferansları ile de kültür, sanat ve düşünce hayatımıza yaptığı üstün hizmetlerle de dikkatleri çekmiş Nevzat Kösoğlu, çok donanımlı, seçkin bir kültür ve fikir adamı, irfan sahibi bir âlimdi. Çok yakından tanıdığım, konuşmalarını dinlediğim, yazdıklarını büyük bir zevkle okuduğum Nevzat Bey, aynı zamanda tam bir türkü aşığı, türkülere sevdalı bir halk adamı ve elbet katıksız bir Türk milliyetçisiydi. Türkü dinlemeyi ve söylemeyi çok severdi. Ona göre Türk olmak, birlikte türkü söyleyebilmekti. “Birlikte türkü söyleyebildiğim herkes benim vatandaşımdır.” sözlerini çok sık kullanır, “bugünkü kültürümüzün en saf doğrularını, türkülerde aramalıyız.” derdi.  Böylece, türkülerimizin millî varlığımız ve kültürümüz için ne kadar önemli olduğunu anlatmak istiyordu. Bu vesile ile kendisini bir kere daha rahmetle anıyorum.

 

                                                            ***

     Yahya Kemâl’in Eski Musiki adlı şiirinde söylediği gibi, bizim bu eski musikimizi çoğu insanımız anlayamamaktadır ve elbet onu anlamayanların bizi anlamaları da mümkün değildir. Şüphesiz bir insanın bilmediği, tanımadığı, yabancısı olduğu bir şeyi anlaması ve onu sevmesi beklenemez. Onların, Tanpınar’ın deyimiyle, “kötü eserlere” ilgi duymalarını, ortalıkta yabancı müzikleri dinleyerek dolaşmalarını yadırgamamak gerekir. Çünkü biz onlara, Yahya Kemâl’in dediği gibi, vatan toprakları üstünde sihirli bir rüzgâr gibi daima esen, milletimizi en iyi ifade eden ve anlatan kendi öz musikimizi öğretmedik, tanıtmadık ve sevdirmedik. Gençleri millî şuur sahibi olarak eğitip yetiştirmekte sanatın şüphesiz çok önemli bir yeri vardır. Nesillerin ruhunu ve zihnini ancak doğru ve sağlam bir sanat eğitimi ile besler ve zenginleştirebiliriz. Onlara, folklor ürünlerimiz, halk ve el sanatlarımız dâhil, bütün sanatlarımızı, şarkılarımızı, türkülerimizi öğretmeli ve sevdirmeliyiz. Bu konuda birtakım cemiyetler, dernekler, bazı belediyeler ellerinden geleni yapıyorlar. Devlet bu çalışmaları teşvik etmeli ve desteklemelidir. Ama bu da yetmez. Eğitim programlarında gerekli değişikler yapılmalı, sanat eğitimi ilkokul, ortaokul ve lise öğretimi boyunca ciddî bir şekilde ele alınmalı, doğru bir şekilde ve ilmî ölçülerde verilmelidir. Müzik evrensel bir dilidir, batı müziğini de öğrenelim ve öğretelim elbet, ama bunu, kendi kültürümüze yabancılaşmadan,  kendi musikimizi ihmal etmeden yapalım. Her ikisini de en doğru şekilde öğretelim ve öğrenme imkânlarını hazırlayalım. Zevkler ve renkler tartışılmaz derler. Ondan sonra isteyen istediği müziği sever ve söyler. Bu kişisel bir zevk meselesidir. Devletin birisini öne çıkarıp dayatması doğru olmadığı gibi, birini sevenlerin diğerlerini sevenleri küçümsemesi ve aşağılaması da doğru değildir.

Yazarın Yazıları
İNSAN VE AHLÂK ÜSTÜNE 23 Haziran 2020 DİL, KÜLTÜR VE SANAT EĞİTİMİ 08 Haziran 2020 EĞİTİM, YİNE EĞİTİM22 Mayıs 2020 TANZİMAT VE SONRASI GELİŞMELER (2)11 Mayıs 2020 TANZİMAT VE SONRASI GELİŞMELER (1) 27 Nisan 2020 ELBET BATILILAŞMALIYIZ, AMA NASIL?13 Nisan 2020 AYDIN KAVRAMI ÜSTÜNE30 Mart 2020 DÜNYA NEREYE GİDİYOR?22 Mart 2020 İNSAN, AKIL VE DUYGU ÜSTÜNE 11 Mart 2020 BİLGİNİN VE TECRÜBENİN ÖNEMİ02 Mart 2020
ANA SAYFA YAZARLAR GÜNCEL EKONOMİ SİYASET SPOR GALERİ WEB TV İLETİŞİM