Nevval SEVİNDİ

BEN YARINI DÜŞÜNÜRÜM

Yağan karın beyaz salınışları beklentilerden daha hızlı koşuyor gözümün önünde.Sağa sola savrulurken hep birlikte beyaz pamukçuklar özgürce, anaforlar teslim alıyor aniden.Beyaz bir lületaşına dönüşerek uzuyor yukarılara ve ters esen poyraz dağıtıyor sinirli eliyle her şeyi. Bıkmadan yağan karın masum beyazlığına kaptırıp kendini hüzünlere gark oluyor insan. Yalnızlığın karanlık esintisini duyuyorum savrulan kar tanelerinde.En zorudur derdi babam kalabalık içinde yalnız   olmak. Ruhsal yalnızlığın derinliğinde karanlık bir geceden yağar kar her zaman. Allak bullak bir gecede kızıl bir aydan doğar nefesi insanın. Yıkılacak gibi duran dünyada bulutlar gam yükünü boşaltmak için hazır bekler. Yağsa sanki Nuh tufanı ortalık...

 

Ben göğsüme bastırıp dindiriyorum yalnızlığın gözyaşlarını.Sıcak bir nefesle soğuk ve riyakar çevresinden kurtarıyorum . Kıskançlık çemberinde dönen zavallı tekelerin boynuzlarından çekip alıyorum onu.Ele geçirecekleri tek makam dünya olduğundan yapışkanı bol insanların yalnızlığından evladır diyorum kulağına. Fısıltılarım bir kar şölenine dönüyor. Döne döne inen tanecikler ayaklarıma kapanıyor. Rüzgar hepimizi taşıyacak güçte esiyor uzaklardan.

 

Uzaklarda kar yağıyor düşlerin ve sevgilerin üstüne.

 

Utangaç bir selam geçiyor boş sokaklardan. Buz sarkıtlarından bıçak gibi saplanıyor soğuk ciğerlerimize. Bir sokak kedisi sırnaşıyor mantomun eteklerine. Diken diken sırtında yalnızlık selam sarkıtıyor. Baharda yasemin kokan sokakları hatırlatırcasına sıcak dilini çıkarıp yalıyor ellerimi. Yaseminler açıyor yanı başımızda.

 

"o günler geçip gitti.

o karlı suskun günler,

camın arkasından,sıcak odada,

her an dışarıya dalardım

benim olan temiz kar,yumuşacık yün gibi

usulca yağardı

köhne ahşap merdivenlere

gevşek çamaşır ipine

yaşlı çamların saçlarına

ve ben yarını düşünürdüm,ah,

yarın"

 

Bir zamanlar yarın sözcüğünün büyüsü uzak,ulaşılmaz kahramanlık öyküleriydi. Bugün artık yarın olunca kahramanların mezar taşları sessiz bir dinleyici sanki.

 

 Yarın umuttan ve aşktan bir destandı. Şimdi yalnızlık doğuruyor zaman. Kocaman kentlerin ve evlerin içinde yapayalnız insanlar. Bir de övülüyor yalnızlık medyada. Birçok gazetede ya da ekinde yalnızlığın övüldüğünü rahatlıkla okumuşsunuzdur.

 

“Yalnızlar ve mutlular” başlığının mesajı bizim tüm sorunlarımızın kaynağının kalabalık aile içinde olmamız sanki. Özendirilen yalnızlık içinde yazarlar, mankenler, mimarlar gibi çeşitli meslek grupları var. Ortak özellikleri ise “bütün dünya ve insanlar kirli, biz temiz” olduğumuzdan kendi pırıl mekanımızda yaşamak istiyoruz tek başına! “İstediğim zaman istediğimi yaparım, istediğim gibi oturur kalkarım, istediğim zaman eve girer çıkarım” en temel argümanları. Yalnızlığı savunanlar hiçbir disipline, kurala, geleneğe uymadan başıbozuk derecesinde yaşanan bir hayatı özendirirken dışarıdaki hayatı da kendi istedikleri biçimde olmadığı için eleştiriyorlar.

 

Kendi hayallerindeki dünya ve yaşam tarzının teorik kısmı çok basma kalıp “sevgi ve saygı dolu insanlar”. Bu doğru ise başka insanlara karşı müsamaha olması gerekir. Tam tersine dışlarındaki dünyaya tahammülsüzlük ve de küçümseme var sözlerinde. Bunu sınırsız özgürlük diye tanımlayanlar bile hastalandığında yanında biri olmasını ya da annesini özlediğini itiraf ediyor. Yani yaşlandıkça Allah’a yaklaşma metodu. Ne zaman dardasın yakınlarını, aileni özle, değilsen telefon et kurtul! Bir arkadaşım da devamlı “insan yalnız doğar, yalnız ölür” der dururdu.

Bütün çocukluğu yatılı okulda geçen ve anne-baba sıcaklığına özlemle yanarak yetişkinliğe adım atan bu erkek, sonraları çok mutsuz bir evlilik sürdürdü. Dediği gibi çok yalnızdı. Bugün İstanbul yalnız yaşayanların çoğunlukta olduğu bir kent. Her 16 evden 1’i yalnızmış…

 

Yabancılaşmanın en üst düzeyde olduğu büyük kentlerdeki yaşam tarzını Batı edebiyatından yoğun şekilde öğrendik. Biliyoruz. Kendinden başka kimseye tahammül edemeyen, kuralların her an bekçiliğini yaparak yalnızlığının öfkesini “öteki”lerden çıkaranlar toplumu. Yalnızlıkla yabancılaşma bu denli el ele olunca mı duyarsızlaşıyor insan?

 

Bireyin, bilincin şizofrenik parçalanması  kurgulanmış ideolojik dünyaların çöküşüyle sürat teknesi gibi  dalgalandırdı  yaşamı.Kurgulanmış, hayali dünyalar, mite dönüştürülmüş kimlikler ve kahramanlar saf değiştirdi. Bir kısmı anlamsız bir dosya yığınına döndü. Hayali dünyaların zengin ütopyaları kolektif bilincin derinliklerinde yer buldu. Tozlu topraklı bodrum katımızda hiçbir şey  gerçekle karşılaştırılmaz. Heterojen zihinsel blokların çatışması,çakışması kocaman yarıklar oluşturmuştur zihinsel yapılarımızda.

 

Foucault üç alana önem verir araştırmalarında;hayat,emek,dil;yani insanın biyolojik, sosyo-ekonomik ve kültürel boyutları.kapalı ekonomi,kapalı yaşam,geleneksel kapalılık ve içe dönüklükten korkulu bir açıklığa geçiş. Modernlik denince gelenekselin tam zıddı ve en berbat ne varsa tüm simgelerin doluşturulduğu alanı anlamak. Anlatmak durmadan.

 

Kafası karışık okumuşların kafa karıştırma tokmaklarını ;yani kaba güçlerini, siyasi güçlerini ve tüm araçlarını kullanmaları.Korku sosuna bulanmış hayatların üzerine itaat ekmeğini banarak yeme mecburiyeti her alanda.Derinliğine değil,sürekli yüzeyde tutunma çabası .

 

Deli Dumrul geliyor insanın aklına. Hani kurumuş bir çayın üstüne bir köprü kurarak gelenden geçenden para isteyen ve de isterken ne kadar büyük adam olduğunu naralanarak anlatan Dede Korkut hikayelerinden en anlamlısı. Geçmişimizin,ortak bilincimizin kahramanı bugünü görse acaba narsist ,kibirli ve kendini beğenmiş kişiliğini abartısız bulur muydu?

 

Altından sular geçse de bugün de herkes köprülerden para vererek, hem de zam denen uygulamayı kabullenerek geçmekte. Siyasetçilerin, akademisyenlerin ya da bürokratların etiketi bol olan bir çoğunda kendini beğenmişlikte Deli Dumrul yayan kalır.

 

Altından çay akmayan,yani bir fikir ırmağı yaratamamış ve de fikir ,teori geliştirmemiş , dünyamızda  iki farklı yaka,yani dünyalar arasında, köprü atmamız mümkün olmuyor. Yine de köprü kurmakta ki ısrarımız ayağımızın birini yapamadığımız eylemler dünyası Batı’ya,diğerini içselleştiremediğimiz ve de  hafıza kaybına uğradığımız yitik Doğu’ya dayayarak  düşmeden durmaya çalışıyoruz.

 

Bütün geleneksel içerikler  modernlik iddiası taşıyan her şeye,her alt yapıya sızmakta ve modernlik öncesi değerlere, geleneksel eylemlere yeniden yorum getirmektedir. Bu yorumlar ya nihilistçi,ya kıyametçi. Asla denge içermiyor. Eleştiri eleğinden yoksun dünyamız her türlü yargılama hatasını bünyesinde taşımakta.

 Elek olmadan taşlardan,çöplerden kurtulmak mümkün değildir.

 

Bizim zihinsel kalıplarımız çalı,çırpıyla dolu. Kimlerin doldurduğu önemli değil. Her gelene fırsat verilmiş.

 

İyiyi kötüyü ayıramayan gerçekliği gerçek dışından da ayıramaz.

 

Yazarın Yazıları
KORONALI GÜNLER10 Nisan 2020 BEN YARINI DÜŞÜNÜRÜM21 Şubat 2020 CENNETİN ANAHTARI17 Şubat 2020 DİL SÖYLER VE SAKLANIR29 Ocak 2020 MİLLİ SİNEMA VE FİLM 24 Ocak 2020 KİMLİĞİ OLAN KENT08 Ocak 2020 1928’DE ERGENEKON03 Ocak 2020 İyiliğin rengi beyaz31 Aralık 2019 Sessiz ol kalbini dinle!24 Aralık 2019 Zaferin Doruğu: Edirne02 Aralık 2019
ANA SAYFA YAZARLAR GÜNCEL EKONOMİ SİYASET SPOR GALERİ WEB TV İLETİŞİM