Prof. Dr. Mustafa ÖZBALCI

BİLGİNİN VE TECRÜBENİN ÖNEMİ

 Sözlükler tecrübeyi (deneyim), genel olarak “deneme, deney; görgü ve bilgi artırıcı olay ve olgularla karşılaşmış olma durumu; bir şeyi yaparak, yaşayarak edinilen bilgi ve becerilerin tümü” olarak tanımlarlar. Bu çok doğru bir tespit ve tanımdır. Gerçekten de bir insan için en değerli bilgi, tecrübenin kazandırdığı bilgidir. Çünkü yaşanmış ve denenmiştir. Don Kişotun yazarı İspanyol romancı Cervantes’e göre, “Tecrübe, bilginin anasıdır.” Bir Alman atasözüne göre ise tecrübe, ruhu ve kalbi iyileştirir, aklın öğretmeni, düşüncenin de rehberidir. Hangi iş, hangi meslek ve görev olursa olsun, onu hakkıyla yapmak ve başarıya ulaştırmak için tecrübe sahibi olmak gerekir. Herhangi bir konuda, denenmemiş, test edilmemiş birtakım teorik bilgilerle başarıya ulaşmak mümkün değildir. O bakımdan her işte ve meslekte liyakat ve ehliyet esas alınmalı, iş ehline, yani o işi başarabilecek bilgi ve deneyime sahip olana verilmeli ve bunun için mutlaka bir hazırlık, bir ustalık ve bir tecrübe dönemi geçirmiş olmak şartı aranmalıdır. Ünlü fizikçi Albert Einstein’a göre başarının ve bilginin tek kaynağı tecrübedir. Tecrübe ise en doğru ve esaslı bir şekilde ancak tecrübeli birinin, deneyimli bir ustanın yanında bir süre çalışmak, onu izlemek, gözlemek, yapılan işi bizzat görmek suretiyle kazanılabilir. Aristo’nun dediği gibi, insan bazı şeyleri ancak yaparak ve yaşayarak öğrenebilir. Zira yaparak yaşayarak, görerek öğrenmenin yerini hiçbir şey tutmaz. Tecrübe öyle kolay kazanılan bir bilgi ve beceri değildir; herhangi bir konuda yaparak, okuyup öğrenerek, deneyerek ve yaşanarak zamanla öğrenilen bir bilgi birikimidir. Bunun için çalışmak, başaramayınca bir daha denemek ve bu işleme, herhangi bir işin ve mesleğin esaslarını iyice kavrayıncaya ve ustalaşıncaya kadar devam etmek lâzımdır. Bugün hangi esnafa gitseniz size çalıştıracak ve yetiştirecek bir çırak bulamadığından yakınır ve bu gidişle bir süre sonra pek çok iş ve mesleği yapabilecek usta eleman bulmakta zorluk çekeceğimizden söz eder. Oysa bizim işi-gücü olmayan, boşta dolaşan pek çok çocuğumuz ve gencimiz vardır. Bunları organize edip yönlendirecek ve eğitecek şekilde başta belediyeler olmak üzere, bütün kamu kurumları,  halk eğitim merkezleri ve sivil toplum kuruluşları ile her türlü dernek ve cemiyetler bu konuda sorumluluk üstlenmeli, yeni projeler geliştirmeli, devlet de bu yoldaki çalışmaları teşvik edip desteklemelidir. Böylece hem her hangi bir sebeple eğitimini sürdürememiş gençlerin bir iş ve meslek sahibi olmaları için onlara bir imkân ve fırsat sunulur, hem de geriden gelen gençlerin önü açılmış olur. Bizim “ahilik”  ve “usta çırak” uygulamalarımız bu bakımdan anılmaya değer örneklerdir.

 

         Öte yandan bilgi ve tecrübe yalnız fertler ve sıradan insanlar için değil, siyasetçiler, yöneticiler, toplumlar ve milletler için de çok gerekli ve çok önemli değerlerdir. Deneyimli siyasetçi Cemil Çiçek’e göre tecrübe siyasetin yol haritasıdır. Milletlerin de kendilerine göre bir yol haritaları ve varmak istedikleri bir hedefleri mutlaka vardır ve her millet bu hedefine kültürünün, örf ve âdetlerinin, bilgi ve tecrübesinin kendine çizdiği yoldan yürür. Millet için inişi, çıkışı, yokuşu, uçurumu vs. bilinen ve tanınan, tecrübe edilmiş, yaşanmış ve denenmiş en doğru ve en güvenilir yol budur. Bu yol, milletin varlığını koruduğu yıllar ve asırlar içinde zengin bir kültür ve irfan hayatının teknesinde mayalanmış bir örfün, denenmiş, yaşanmış bir bilgi ve tecrübe birikiminin süzgecinden geçerek olgunlaşmış bir yoldur. Yerleşmiş ölçü ve kuralların titizlikle korunduğu ve uygulandığı bir toplumda her şey kendi mecrasında yürür. Orada haksızlık olmaz. Herkes kendini güvende hisseder. Hakkının korunacağından ve teslim edileceğinden emin olur. Adaletin tecelli edeceğine tam bir inancı ve güveni vardır. Dolayısıyla o toplumda huzur ve istikrar da vardır. Böyle huzurlu bir toplumun kurulup yaşatılabilmesi için elbet adaletin, hukukun, sosyal, insanî ve ahlâkî değerlerin mutlaka doğru ve sağlam bir temele oturtulması gerekir. İşte bu temelin zemini, milletin kültürel değerlerinden beslenen bilgi ve tecrübe birikimidir. Böyle bir toplum düzeninin devam etmesi için  makamı, rütbesi, unvanı ne olursa olsun herkesin büyük bir özveri içinde gayret göstermesi, işi, mesleği ve görevi her ne ise onu dosdoğru bir şekilde yapması, dürüst davranması, hemen her konuda karşılıklı sevgi ve saygı anlayışının esas alınması ve bütün bu değerlerin takdir edilip teşvik edilmesi de elbet çok önemlidir. Sosyal dayanışma ve birlikte yaşama kültürünün gereği de budur.

 

          Yeni nesillerin eskileri aynen taklit etmelerini elbet beklemiyoruz, bu çok yanlış olur. Zira yeni nesiller, eskilerin hayatlarını ve yaptıklarını aynen taklit ederek bir yere varamazlar. Bu onları çalışıp üretmekten, ileri hamleler yapmaktan alıkoyar ve medeniyet yarışında da geri bırakabilir. Çünkü her nesil kendi devrinin şartları içinde yaşar ve her devirde yapılacak çalışmalar, alınacak tedbirler, bunların yöntem ve teknikleri,  devrin şartları, doğru ve yanlışları da farklı olabilir. Ancak yeni bir işe koyulurken, bir yola çıkarken insan herhalde bir hazırlık dönemi geçirir, daha doğrusu geçirmelidir. İşte bu noktada, eskilerin tecrübelerinden faydalanmayı ya da “bir bilene danışmayı” da asla ihmal etmemek gerekir. Böyle bir tedbir ve dikkat, insanın herhangi bir yanlışa düşmesini önler.  Ancak bilenlerin de tecrübelerini paylaşmaları, isteyene yardımcı olmaları lâzımdır. Konfüçyüs’e mal edilen şöyle bir söz vardır: “Bilen ve bildiğini de bilenin arkasından gidiniz, size faydası dokunur; bilmeyen ama bilmediğini de bilmeyenden uzak durunuz, size zararı dokunur; bilmeyen ama bilmediğini de bilene yardımcı olunuz, size ihtiyacı vardır.” O sebeple, “ben bilirim, ben yaparım, benim yardıma ihtiyacım yok,” demek ne kadar yanlış ise, bilgiyi ve tecrübeyi paylaşmamak da o kadar yanlıştır. Bir insanın, bir işe başlamadan önce, o işi ve benzerlerini daha önce yapmış ve başarılı olmuş insanlarla fikir alışverişinde bulunması, onların görüş ve tavsiyelerini alması, ona yeni işinde başarılı olmanın kapılarını açar. Aksi halde çaresizlik içinde kalır, bocalar durur. Çünkü o, bilip tanımadığı bir yola çıkmış, bir başka deyişle, “karanlığa kurşun sıkmıştır.” Bir atasözümüze göre, “danışan dağları aşar, danışmayan düz ovada şaşarmış.” Bu demektir ki bilmediği bir şeyi, bilenlere soranlar, onların fikrini alanlar, en güç işlerin üstesinden kolayca gelirler. Bir bilene danışmadan işe koyulanlar ise, güçlükler içine yuvarlanıp gider, boşuna vakit kaybetmiş olurlar. Zira bir insanın gidilecek, yürünecek yollarını iyi bilmediği bir ormanda kaybolma ihtimali her zaman vardır. “Bilenle bilmeyenin farkını” elbet biliyoruz. Ama bilip öğrenmeye sınır çizilemeyeceğini de bilmemiz gerekir. “El elden üstündür,” “bir elin nesi, iki elin sesi vardır.” derler. Bir başka atasözümüz de, “bin bilsen de bir bilene danışmalı” sın der. Bu sözler bize, çevremizde mutlaka bizden daha bilgili ve tecrübeli insanlar olabileceğini, onlardan faydalanmamız gerektiğini göstermektedir.

 

       Sözlerimizi denenmiş, tecrübe edilmiş bilginin önemini fevkalâde güzel anlatan hoş bir Nasrettin Hoca fıkrası ile bitirelim: Hoca bir gün ağaca çıkmaya kalkmış, fakat düşüp bacağını kırmış. Çevredekiler hemen yardıma koşmuşlar ve “hocam bir doktor çağıralım” demişler. Hoca onlara şu cevabı vermiş: “Bana hekim değil, ağaçtan düşmüş birini çağırın.” Hoca haklı. Zira hocanın hâlinden en iyi anlayacak olan elbet daha önce ağaçtan düşüp de bacağını kırmış birisidir. Çünkü acıyı çeken bilir ve tok açın hâlinden anlamaz.

Yazarın Yazıları
İNSAN VE AHLÂK ÜSTÜNE 23 Haziran 2020 DİL, KÜLTÜR VE SANAT EĞİTİMİ 08 Haziran 2020 EĞİTİM, YİNE EĞİTİM22 Mayıs 2020 TANZİMAT VE SONRASI GELİŞMELER (2)11 Mayıs 2020 TANZİMAT VE SONRASI GELİŞMELER (1) 27 Nisan 2020 ELBET BATILILAŞMALIYIZ, AMA NASIL?13 Nisan 2020 AYDIN KAVRAMI ÜSTÜNE30 Mart 2020 DÜNYA NEREYE GİDİYOR?22 Mart 2020 İNSAN, AKIL VE DUYGU ÜSTÜNE 11 Mart 2020 BİLGİNİN VE TECRÜBENİN ÖNEMİ02 Mart 2020
ANA SAYFA YAZARLAR GÜNCEL EKONOMİ SİYASET SPOR GALERİ WEB TV İLETİŞİM