Prof. Dr. Mustafa ÖZBALCI

DÜNYA NEREYE GİDİYOR?

Dengesi gittikçe bozulan dünya, giderek kesif bir karanlık örtüye bürünüyor.  Hiçbir yerde huzur ve istikrar diye bir şey kalmadı. Her geçen gün yeni bir yıkımın, hüzün, acı ve korku veren bir olayın ortalığa bir bomba gibi düştüğüne şahit oluyoruz. Huzuru ve mutluluğu mumla arar hâle gelen insanlar, hızla derin bir ümitsizliğin ve korkunç bir bunalımın içine sürükleniyorlar. Yarınlara olan güvenleri sarsılıyor, büyük bir şaşkınlık ve çaresizlik duygusu içinde sağa sola savrulup duruyorlar. Bütün dünya, bütün toplumlar ve milletler, her gün yeni ve türlü sıkıntılarla boğuşmak zorunda kalıyor, acının, yıkımın biri bitmeden bir yenisi ortaya çıkıyor. Bu da içimizi hep bir yarın endişesi ve “acaba bu gidişin sonu nereye varacak korkusu” ile dolduruyor. Mutsuz, umutsuz ve çaresizlik içinde çırpınan ve tutunacak bir dal arayan insanlar, serseri mayınlar gibi büyük bir telaş, korku ve endişe içinde koşuşturup duruyorlar. Herkes kendi başının derdine düşmüş, günü kurtarmaya bakıyor, çevresinde olup bitenlere ilgisiz kalıyor; bencil ve ben merkezli davranmayı tercih ediyor ve “önce can sonra canan” felsefesini benimseyenlerin sayısı gittikçe artıyor. Komşuluk ve akrabalık ilişkileri gittikçe zayıflıyor, karşılıklı sevgi-saygı, yardımlaşma ve paylaşma duyguları her geçen gün biraz daha azalıyor, bunun yerini herkesin kendi gemisini kurtarma telaşı alıyor. Ruhlar kararıyor, yürekler yanıyor ve günlerimiz çoğunlukla bir telâş ve koşuşturma içinde geçiyor.

 

        Teknolojinin ve sanayinin tek belirleyici olduğu günümüzde insanlar maalesef daha bencil, daha hırslı bir hâle geldiler. İnsanları kaynaştıran sosyal, insanî ve ahlâkî değerler önemini her geçen gün biraz daha kaybediyor. Bu da insanları değiştiriyor, onları yeni birtakım arayışlara sürüklüyor, onları bencil yapıyor. Herkes kendi derdine düşüyor, kendini kurtarmaya bakıyor, çevresini görmüyor. Kimileri de dünyevi zevkler peşinde koşarak mutlu olmaya çalışıyorlar. Yarını hiç düşünmüyor, ben merkezli yaşıyor, çevrelerini görmüyor ve tanımıyorlar. Kısacası, geleneksel kültürümüzle, insanlık anlayışımızla hiç de bağdaşmayan, “gemisini kurtaranın kaptan sayıldığı” bir devirden geçiyoruz. Herkes kendi çıkarlarını düşünüyor, bunun için de her türlü gayrı ahlâkî davranışlarda bulunmaktan çekinmiyor. Onların dünyasında vermek diye bir kavram yok, hep almanın, kazanmanın ve yemenin peşindeler. Maalesef dünya koyu bir karanlığın, derin bir bunalımın içine doğru hızla sürükleniyor ve üstümüze çöken kara bulutlar her geçen gün daha da koyulaşıyor.

 

           Yaşamak bilhassa yoksullar, çaresizler, güçsüzler, masum, mazlum ve mağdurlar için tam bir işkenceye, bir kâbusa döndü. Ama bütün bunlar, güç ve servet sahibi, karnı tok sırtı pek birtakım “mutlu azınlık” mensubunun umurunda bile değil. Onlar için her şey yolunda, hayatlarını gönüllerince yaşamaya devam ediyorlar ve sanki hep biz yiyelim, biz yaşayalım, biz kazanalım diye dünya nüfusunu azaltmanın derdine düşmüşler, vuruyor, kırıyor ve öldürüyorlar. Evinden-yurdundan edilen, bombalar altında can veren, denizlerde boğulan, yoklukla, açlıkla boğuşan, yollarda telef olan ve sığınacak bir liman arayan genç yaşlı, kadın erkek binlerce insanın ve çocuğun ölmesi onları pek ilgilendirmiyor. Belki ölenler, onlara göre insan bile değil, belki ölmeleri onlar için yaşamalarından daha da iyi. Kim bilir belki de, dünya nüfusu ne kadar azalırsa kendilerinin hayatı, rahatı, kazancı ve mutluluğu daha da iyileşir ve güzelleşir diye düşünüyorlar. Bunun için olsa gerek, dünyayı bir ateş topuna, bir “cehenneme” çevirmek için ne gerekiyorsa onu yapmaktan geri durmuyorlar.

 

        Özellikle Ortadoğu insanı, İslâm dünyası son derece perişan bir durumda. Sefil bir hayatın pençesinde inim inim inliyor, yerlerde sürünüyor. (1802-1885) yılları arasında, yani 19. asırda yaşamış olan Victor Hugo, “Paris’te bir adam öldürülürse bu bir cinayettir. Doğu’da elli bin insan boğazlanırsa bu sadece bir meseledir.” demiş.  Bu da bize, Batı’nın Ortadoğu politikasının ve İslâm dünyasına bakışının dünden bugüne hiç değişmediğini göstermektedir. Teşkilatlar, örgütler, birlikler, anlaşmalar, özgürlükler, demokrasi, insan hakları vb. gibi söylemler hep bir aldatmacadan, bir masaldan, bir oyalamadan başka bir şey değilmiş. Yıllardır “devletliler” sık sık toplanıyor, konuşuyor, yiyip içiyor, kameraların karşısına geçip ateşli konuşmalar yapıyorlar ve dağılıyorlar. Ama bunların hiçbiri hayata yansımıyor, hep lafta kalıyor. Emperyalist caniler ve küresel güçler, her dönemde bir sebep yaratarak, bir yalan uydurarak dünyayı masum ve çaresiz insanların başına yıkmaya devam ediyorlar ve her nedense galip gelen ve haklı olan hep Bat ve Hristiyan dünyası, haksız ve mağlup olan ise Doğu ve İslâm dünyası oluyor. Ne yazık ki onları bu hâle getiren sebeplerin başında aralarındaki ayrışma, çatışma ve bölünme olduğunu bir türlü düşünemiyor ya da düşünmek istemiyorlar. Coğrafyaları, tarihleri, kültürleri, dinleri ve dilleri aynı olan bir milletin, yani Arapların bugün 12 civarında devletleri vardır. Üstelik çoğu da birbiriyle kavga ve çatışma içindeler. Milletler için bölünmek en büyük felakettir, yok olmak demektir. Güç ve kuvvet birlikten doğar. Araplar başta olmak üzere Müslüman toplumların bir araya gelip bu kötü gidişin, bu dağınıklığın sebepleri üzerinde ciddî olarak düşünmeleri ve kendilerine bir çeki düzen vermelerinin zamanı gelmedi mi? Gelmediyse eğer, çok yazık. Bu çile ve zulüm dolu, bu aşağılık hayata devam edecekler ve 1977’de Müslüman olup Yusuf İslâm adını alan İngiliz şarkıcı Stephen Demetre Georgiou (d.1948)’nun da dediği gibi, “Müslümanlar birbirleriyle savaştıkça ağıtlar hep Kürtçe, Türkçe ve Arapça, zafer çığlıkları ise İngilizce ve İbranice olacaktır.”               

 

    Özetleyecek olursak, İnsanlık ölüm döşeğinde, can çekişiyor. Yaşama sevincini ve heyecanını kaybetti, hayattan zevk alamaz hâle geldi insanlar. Bütün bu anlattıklarımız yetmiyormuş gibi, şimdi bir de “Coronavirüs” denen bir bela ile boğuşuyor. Sürekli bir korku ve tedirginlik içinde yaşayan bir insan için, dünya onun olsa, bu ne ifade eder?  Yarınları ve çevresini düşünmemek, dünya zevklerinin peşinde koşmak sadece hırslarının esiri olan doyumsuz insanlara mahsus bir özelliktir. Dünya yansa, onların bir kalbur samanı yanmaz, bunu biliyoruz. Ama çaresiz ve masum insanların günahı ne? Onların hakkını kim arayacak, kim teslim edecek? Bu sorulara cevap bulunmadan, dünyaya huzur, mutluluk ve istikrar gelmesi mümkün görünmüyor. Hep kavga, hep çatışma, yürek burkan, hüzün ve acı dolu bir haber almadığımız bir gün yok gibi. Bir tatlı dile, bir barış diline hasret kaldık. Karamsar bir tablo çizdiğimin farkındayım elbet, ama olup bitenleri, yaşananları gördükçe karamsar olmamak elden gelmiyor ve Quovadis (kovadis), “Nereye gidiyoruz? Dünya nereye gidiyor?” diye sormadan da edemiyor insan.  

Yazarın Yazıları
İNSAN VE AHLÂK ÜSTÜNE 23 Haziran 2020 DİL, KÜLTÜR VE SANAT EĞİTİMİ 08 Haziran 2020 EĞİTİM, YİNE EĞİTİM22 Mayıs 2020 TANZİMAT VE SONRASI GELİŞMELER (2)11 Mayıs 2020 TANZİMAT VE SONRASI GELİŞMELER (1) 27 Nisan 2020 ELBET BATILILAŞMALIYIZ, AMA NASIL?13 Nisan 2020 AYDIN KAVRAMI ÜSTÜNE30 Mart 2020 DÜNYA NEREYE GİDİYOR?22 Mart 2020 İNSAN, AKIL VE DUYGU ÜSTÜNE 11 Mart 2020 BİLGİNİN VE TECRÜBENİN ÖNEMİ02 Mart 2020
ANA SAYFA YAZARLAR GÜNCEL EKONOMİ SİYASET SPOR GALERİ WEB TV İLETİŞİM