Prof. Dr. Mustafa ÖZBALCI

AYDIN KAVRAMI ÜSTÜNE

 Aydın (yani münevver) tabiri, genel olarak bilgi, kültür ve düşünce itibarıyla donanımlı ve belirli alanlarda tecrübe sahibi olan kimseler için kullanılır. Ama ne var ki bizde bu kavramın anlam alanının bir hayli genişletildiği, maalesef söz konusu özelliklerin hiçbirine hakkıyla sahip olmadıkları halde kendisini aydın olarak gören ve gösteren kimselerin aramızda ulu orta dolaşmakta olduğu da görülmektedir. Aydın kavramı, her şeyden önce ilim, bilgi, kültür, sanat, düşünce, gönül zenginliği ve ruh yüceliği ile ilgili bir kavramdır. İnsanın sadece işi-gücü, serveti, unvanı, makamı, rütbesi ilgili bir kavram olmadığı gibi ilmi, bilgisi, sanatı ve kültürü ile ilgili bir kavram da değildir. Bir kimsenin gerçek anlamda “aydın” sıfatına lâyık olabilmesi için, onun bu sayılanların yanında daha başka değerlere ve meziyetlere de sahip olması gerekir. Bunların başında da sağlam bir mizaç ve karaktere sahip olmak gelir. Bu da elbet her şeyden önce bir ahlâk ve dürüstlük sorunudur. Zira kişilik ve karakter sahibi olmak herkese nasip olan bir değer, bir meziyet değildir. Rahmetli Cemil Meriç bu konuda şunları söyler: “Aydın olmak için önce insan olmak lâzım. İnsan mukaddes olandır. İnsan hırlaşmaz, konuşur, maruz kalmaz, seçer. Aydın kendi kafasıyla düşünen, kendi gönlüyle hisseden kişi; aydını aydın yapan: Uyanık bir şuur, tetikte bir dikkat ve hakikatin bütününü kucaklamaya çalışan bir tecessüs.” (Kırk Ambar, s.453). Hintli düşünür Ratan Naval Tata’ya göre de, “İnsanoğlu olmakla insan olmak arasında pek çok fark vardır. Çok azı bunu anlar ve bilir.” Bu sözlerden anlıyoruz ki, iyi bir aydına ulaşmak için önce Sinoplu Diyojen’in öğle sıcağında elinde fenerle kalabalıklar arasında aradığı insanı bulmamız lâzımdır.

  

     Gerçek bir aydın, toplumda olgun kişiliği, ölçülü davranışları, tatlı dili, güler yüzü, hoşgörüsü, yapıcı, kuşatıcı ve birleştirici tavırları ile öne çıkan ve daima örnek alınması gereken davranışlar sergileyen bir insandır. O, daima gerçeğin ve doğrunun arayışı içindedir. Şartlar ne olursa olsun, tavrını doğrudan, güzelden ve haklı olandan yana koyar ve asla ayrıştırmaz, birleştirir ve kaynaştırır. Böylece sosyal yapının ve toplumsal dayanışmanın güçlenmesine yardımcı olur. Kendini daima çevresine hizmet etmekle sorumlu hisseder ve insanları mutlu etmek, onları yaşatmak aşkı il hareket eder. Onun doğruları ve yanlışları şartlara, zaman ve zemine, şahıslara, akşamdan sabaha değişmez. Olup bitenler karşısındaki tutum ve davranışları kuru bir yaprak gibi esen rüzgâra, güce ve güçlüye göre değişenlere, çıkarları söz konusu olunca her kalıba kolayca girebilenlere, her gidiş ve yürüyüşe ayak uyduranlara, “giden ağam, gelen paşam,” “dün dündür, bugün bu gündür” kolaycılığı ve teslimiyeti içinde olanlara, gerçek anlamda aydın demek mümkün değildir. Her devirde bazı zaafları ile ortaya çıkan insanlar hep var ola gelmiştir. Makam, mevki, şöhret, menfaat hırsı vb. kimi insanları maalesef dönek, ikiyüzlü ve dalkavuk yapabilmektedir. O sebeple, elbet anlayabilenler için, rahmetli Rauf Denktaş’ın, “Hayatta hiçbir zaman yalpalamayacaksın, düşüncelerinde bir ileri, bir geri adımlar atmayacaksın, her dönemin adamı değil, her dönem adam gibi adam olacaksın.” sözleri, ibret alınması gereken derin anlamlarla dolu sözlerdir.

 

       Karakteri sağlam olan, çevresine güven veren ve kendinden emin olunan insandır aydın. Kavgacı, yaygaracı, slogancı ve şamatacı değildir, şov yapmayı sevmez ve yapmaz. Bilgiçlik taslamaz. Hep bilgisi, ilmi, kültürü, sanatı, işi-gücü, mesleği ve başarısı ile konuşur. Gücünü, bilgisini ve bütün becerilerini, işini ve görevini doğru yapmak, insanlara iyilik ve yardım etmek yolunda kullanır. Yapıcı, ikna edici, ufuk açıcı ve yol göstericidir. Tutarlıdır, güven vericidir. İnsanlara tepeden bakmaz, onları küçümsemez ve aşağılamaz. Halkla arasına aşılmaz duvarlar örmez, kendisini halktan ayrı, farklı, akıllı ve üstün görmez ve ayrı bir statü tayin etmez. Tam tersine halka yakın olamaya, onunla bütünleşip kaynaşmaya özen gösterir, onun acısını, sevincini paylaşır. Milletin, halkın saygı duyduğu, sevdiği ve yaşatmak istediği değerlere sırtını dönmez, onlara uzak durmadığı, onların yabancısı olmadığı gibi, onlarla çatışma hâlinde de değildir. Millî ve manevî hassasiyete ve şuura sahip bir aydın halkla kaynaşmakta pek zorlanmaz. Çünkü o bilir ve inanır ki, insanlara herhangi bir şekilde bir süre hükmetmek mümkün olsa da, onları ilanihaye hak bildiği, doğru bildiği yoldan, kendi irfanından, ruhunun derinliklerinden kopup gelen akıl ve hikmet dolu imanından koparmak mümkün değildir. İnsan ancak sevgiyle, gönlüne girilerek kazanılabilir. O sebeple bir aydın, unvanı, koltuğu, makamı, yetkileri, siyasî ve ekonomik gücü ile övünmez ve onları asla bir baskı aracı olarak kullanmaz. O, kendini aşmıştır, bencil, kibirli ve gururlu değildir, yüreği sevgi doludur, dostluğu candan, sevgisi gönüldendir. Bütün bilgi ve tecrübesini insanlara hizmet etmeye adamıştır. Kendi zevkleri için değil, insanlık için çalışır ve yaşar ve bu, onu son derece mutlu eder, ona büyük bir haz ve lezzet duygusu verir. En başta gelen görev ve sorumluluğunun, içinde yaşadığı topluma hizmet etmek, her zaman ve mekânda o topluma yakışır davranışlar içinde olmak ve onu hakkıyla temsil etmek, milli varlığı ve kültürel değerleri yaşamak ve yaşatmak ve onları yeni nesillere aktarmak olduğunu da bilir ve hep bu şuurla hareket eder. Bunu, bir millete ve topluma mensubiyet şuurunun tabiî bir gereği olarak görür ve asla unutmaz.                           

  

    Özetleyecek olursak, kendi insanından kopmak, onun kültürüne, millî ve manevî değerlerine yabancılaşmak onlardan, uzak durmak, onları küçümsemek, başka toplumların hayatına özenmek ve onları şuursuzca taklit etmek, sahillerde ve sokak ortalarında köpekle dolaşmak vb. bir insanı çağdaş ve modern yapmaz, elbet aydın da yapmaz. İnsanı aydın (münevver) yapan, her şeyden önce okuyup öğrendikleri, kültürü, bilgi ve tecrübesi, görüp yaşadıkları ve sağlam karakteridir. İnsanları tanıma, onlarla olumlu ilişkiler kurma ve olaylar arasındaki sebep-sonuç ilişkisini kavrama yeteneğidir. Üretmede ve karşısına çıkan engelleri aşmada gösterdiği azmi ve kararlılığıdır. Kendisine tevdi edilen makam, unvan, rütbe ve yetkinin hakkını verebilmesidir. Sahip olduğu insanî, ahlâkî değerleri ve özü, çevresine, kendi halkına ve bütün insanlara faydalı olacak şekilde kullanabilme yeteneğidir. Ruh ve madde arasında makul bir denge kurmuş, saygıdeğer bir kişilik kazanmış, sorgulamayı, eleştirmeyi, araştırıp öğrenmeyi ilke edinmiş; egosunu yenmiş, bencillik duygusundan arınmış, sevmeyi, acımayı,  merhametli davranmayı ve paylaşmayı öğrenmiş ve bütün bunları bir hayat düsturu hâline getirmiş olmasıdır.

    

      Bu tür aydınları ve okumuş yazmışları çok olan bir toplumda dedikoduya, kıskançlığa, komplo teorileri üretmeye, yalana-dolana, adatmaya-aldatılmaya, hileye-hurdaya vb. çirkinliklere asla rastlanılmaz. Böyle bir toplumda insanlar, ancak güzel, iyi ve faydalı şeyler düşünüp yapmak için yaşarlar. Hayatın ve insanların iğrenç tarafları, alavere-dalavere, çıkar kavgaları, küçük hesaplar peşinde koşmalar vb. şeyler, bu tür insanları, yarasanın ışıktan rahatsız olması gibi sadece üzer ve gönülden yaralar ve elbet böyle bir toplumda huzur, mutluluk ve istikrar da olur.   

Yazarın Yazıları
KİTAP, OKUYUP ÖĞRENME VE BİLGİ TOPLUMU 26 Eylül 2020 HAYAT VE ÖLÜM ÜSTÜNE11 Eylül 2020 TÜRK, TÜRKLÜK VE TÜRK MİLLETİ10 Ağustos 2020 İNSAN VE AHLÂK ÜSTÜNE 23 Haziran 2020 DİL, KÜLTÜR VE SANAT EĞİTİMİ 08 Haziran 2020 EĞİTİM, YİNE EĞİTİM22 Mayıs 2020 TANZİMAT VE SONRASI GELİŞMELER (2)11 Mayıs 2020 TANZİMAT VE SONRASI GELİŞMELER (1) 27 Nisan 2020 ELBET BATILILAŞMALIYIZ, AMA NASIL?13 Nisan 2020 AYDIN KAVRAMI ÜSTÜNE30 Mart 2020
ANA SAYFA YAZARLAR GÜNCEL EKONOMİ SİYASET SPOR GALERİ WEB TV İLETİŞİM